Deprem 45 saniye sürdü.
Ama biz o 45 saniyeyi 27 yıldır taşıyoruz.
Kimi korkusuyla…
Kimi sessizliğiyle…
Kimi kaybıylapdf
Kimi bir fotoğrafla…
Kimi bir isimle…
Çünkü bazı geceler geçer, bazıları insanın içinde yaşamaya devam eder.
17 Ağustos 1999 da böyle bir geceydi.
Saat 03.02’de başlayan o sarsıntının üzerinden bugün 27 yıl geçti. 27 yıl; bir çocuğun büyüyüp kendi hayatını kurması, bir şehrin değişmesi için uzun bir zaman.
Ama acı için?
Bazen yalnızca bir sayı.
Çünkü bazı kayıpların takvimi yoktur.
---
17 Ağustos denildiğinde zihnimizde yıkılmış binalar, enkaz başında bekleyen insanlar, sessizce ağlayan anneler ve yakınlarından gelecek bir haberi bekleyen babalar canlanıyor.
Oysa deprem yalnızca binaları yıkmadı.
İnsanın güven duygusunu da sarstı.
O geceden sonra hepimiz, farkında olarak ya da olmayarak, biraz farklı yaşamaya başladık.
Bir sese kulak kesildik.
Bir avizenin hareketine baktık.
“Bir deprem olursa ne yaparım?” sorusu hayatımızın bir köşesine yerleşti.
Belki de “ev” kelimesinin anlamı değişti.
Ev artık yalnızca yaşadığımız yer değildi.
Ev, güvenli olması gereken yerdi.
---
Fakat deprem herkeste aynı izi bırakmadı.
Kimi korktu, kimi sustu, kimi güçlü görünerek yaşamaya devam etti.
Ama acı, görünmediği için yok olmaz.
Özellikle kaybettiklerimiz söz konusu olduğunda…
Bir bayramda, bir doğum gününde, bir sofrada eksik kalan sandalyede yeniden karşımıza çıkar.
Çünkü insan bazen birini kaybettiği gün değil, onun artık hayatının hiçbir anında olmayacağını fark ettiği gün yeniden yas tutar.
Benim için de 17 Ağustos yalnızca bir tarih değil.
Bu büyük acının içinde, ailemden birini kaybetmenin bıraktığı derin bir iz var.
27 yıl geçse de bazı kayıplar insanın hayatından çıkmıyor; yalnızca insan, onlarla yaşamayı öğreniyor.
Belki de bu yüzden 17 Ağustos benim için sadece hatırlanan bir gece değil, içimde taşımaya devam ettiğim bir iz.
---
Peki biz neyi değiştirdik?
Binalarımızı mı?
Şehirlerimizi mi?
Kendimizi mi?
Belki hepsinden biraz.
Ama en büyük değişim hayata bakışımızda oldu.
17 Ağustos bize “yarın”ın garanti olmadığını öğretti.
“Sonra ararım” dediğimiz telefonun bazen hiç açılamayacağını…
“Bir gün gideriz” dediğimiz yerlere bazen bir daha gidemeyeceğimizi…
Birlikte içilen bir çayın bile ne kadar kıymetli olduğunu…
Ve bazı vedaların haber vermeden geldiğini…
---
27 yıl sonra kendimize daha zor bir soru sormalıyız:
Ne öğrendik?
Sadece korkmayı mı?
Yoksa yaşamayı da mı?
Çünkü deprem bize yalnızca ölümün ne kadar yakın olduğunu göstermedi.
İnsanın insana ne kadar ihtiyaç duyduğunu da gösterdi.
Enkazın altında kim olduğunuzun önemi yoktu.
Bir el uzandı.
Bir bardak su paylaşıldı.
Bir battaniye bölüşüldü.
Yabancılar birbirine aile oldu.
Belki de 17 Ağustos’un en güçlü izlerinden biri buydu:
İnsan, en büyük felaketin ortasında bile insana tutunarak ayakta kalabiliyordu.
---
Bugün yine anmalar yapılıyor.
Karanfiller bırakılıyor, dualar ediliyor ve hepimiz aynı cümleyi söylüyoruz:
“Unutmadık.”
Ama artık bunun yanına bir soru daha koymalıyız:
“Ne öğrendik?”
Çünkü hatırlamak yetmez.
Yaşadığımız binayı gerçekten tanıyor muyuz?
Bir deprem anında ne yapacağımızı biliyor muyuz?
Çocuklarımıza bunu öğrettik mi?
Ve belki en önemlisi…
Sevdiklerimizin kıymetini, onları kaybetmeden önce yeterince biliyor muyuz?
---
17 Ağustos’un bize bıraktığı en büyük iz belki de yalnızca deprem korkusu değildir.
Geçicilik duygusudur.
Hiçbir şeyin sonsuza kadar bizimle kalmayacağını bilmek…
Bir evin, bir şehrin, bir sesin, bir insanın…
Bu yüzden 17 Ağustos yalnızca geçmişte kalmış bir tarih değil, hayatlarımızda bir kırılma noktasıdır.
O günden sonra “normal” aynı kalmadı.
Biz de aynı kalmadık.
Depremi yaşamayanlar bile o gecenin hikâyeleriyle büyüdü.
Çünkü bazı acılar yalnızca yaşanmaz;
nesilden nesile aktarılır.
---
27 yıl sonra geriye baktığımızda bazı evlerde hâlâ bir sandalye eksik.
Bazı telefonlarda hâlâ silinmeyen isimler var.
Bazı kalplerde hâlâ “keşke”ler…
Ama geçmişi değiştiremeyiz.
Değiştirebileceğimiz şey, geçmişten ne öğrendiğimizdir.
Bu yüzden 17 Ağustos’u yalnızca kaybettiklerimizi anmak için değil, yaşayanlara karşı sorumluluğumuzu hatırlamak için de anmalıyız.
Çünkü mesele yalnızca deprem değildir.
Mesele hazırlıktır.
Mesele bilinçtir.
Mesele dayanışmadır.
Ve hepsinden önemlisi, insan hayatına verdiğimiz değerdir.
27 yıl sonra artık yalnızca “Unutmadık” demek yetmiyor.
Hatırlamalıyız.
Anlamalıyız.
Ders çıkarmalıyız.
Çünkü bazı insanlar unutulmak için değil…
İz bırakmak için yaşar.
Ve bazı izler, yıllar geçse de içimizde yaşamaya devam eder.
İz Bırakanlar…