Aşk Filmlerde mi Kaldı?

"Aşk, davaya benzer; cefa çekmek de şahide. Şahidin yoksa davayı kazanamazsın."M. C. Rumi

Son yıllarda en sık duyduğum cümlelerden biri şu:

"Artık eskisi gibi aşklar yok."

Bu cümleyi kimi zaman bir çay sohbetinde, kimi zaman sosyal medyada, kimi zaman da hayata biraz kırgın insanların dilinde duyuyorum. Ardından genellikle aynı soru geliyor:

"Aşk filmlerde mi kaldı?"

Gerçekten öyle mi?

Bazen eski Türk filmlerini izliyorum. Siyah beyaz görüntülerin arasında, hayatın bütün zorluklarına rağmen birbirinden vazgeçmeyen insanları görüyorum. Bir bakışın günlerce unutulmadığı, bir mendilin yıllarca saklandığı, bir mektubun defalarca okunduğu zamanlar anlatılıyor. Belki o filmlerde her şey gerçek değildi; ama insanların özlediği şey filmlerin kendisi değil, o duyguların samimiyetiydi.

Bugün ise teknoloji çağının tam ortasında yaşıyoruz. Dünyanın öbür ucundaki insanla saniyeler içinde konuşabiliyoruz. Görüntülü aramalar yapıyor, fotoğraflar gönderiyor, anılar paylaşıyoruz. İletişim hiç olmadığı kadar kolay. Ancak garip bir şekilde insanlar birbirlerini anlamakta hiç olmadığı kadar zorlanıyor.

Bir zamanlar aşk denince insanların aklına fedakârlık, sadakat, özlem ve emek gelirdi. Sevilen kişinin bir gülüşü için günlerce beklenir, bir mektubun gelmesi haftalar sürse de umut hiç tükenmezdi.

Bugün ise teknoloji sayesinde insanlar birbirlerine saniyeler içinde ulaşabiliyor. Ama nedense kalpler arasındaki mesafe her geçen gün biraz daha artıyor.

Belki de bu yüzden sık sık aynı soruyla karşılaşıyoruz: Aşk filmlerde mi kaldı?

Aslında bu sorunun cevabı sanıldığı kadar basit değil. Çünkü aşk kaybolmadı. Kaybolan, belki de aşkı yaşama biçimimiz oldu.

Yeşilçam filmlerini hatırlayın. İmkânsızlıkların içinde bile sevgisinden vazgeçmeyen insanlar vardı. Birbirlerine kavuşmak için mücadele eder, karşılaştıkları engeller karşısında yılmazlardı. Elbette hayat filmler kadar kusursuz değildi. Ancak o hikâyelerde insanı etkileyen şey, aşkın değer verilen bir duygu olarak anlatılmasıydı.

Bugün ise her şeyin hızla tüketildiği bir çağın içindeyiz. Bu hızlı değişim, ilişkilerin doğasını da kaçınılmaz olarak etkiledi.

İnsanlar birbirlerini tanımaya zaman ayırmadan karar veriyor, en küçük anlaşmazlıkta yollarını ayırabiliyor.

Sosyal medya hayatımıza birçok kolaylık getirdi. Fakat aynı zamanda ilişkilerin doğasını da değiştirdi. Artık çoğu kişi, birbirinin gözlerinin içine bakmaktan çok ekranına bakıyor.

Bir zamanlar insan sevdiğine ulaşabilmek için kilometrelerce yol kat ederdi.

Duygularını birkaç satıra sığdırıp mektuplara emanet eder, cevabını ise büyük bir özlemle beklerdi.

Günler geçerdi, haftalar geçerdi, ama umut tükenmezdi, beklemekten yorulmazdı.

Çünkü âşıktı... Çünkü gerçekten severdi...

Şimdi ise aynı evin içinde yaşayan insanlar bile birbirlerine birkaç kelime ayırmakta zorlanıyor.

Bir zamanlar büyük bir sevgiyle kurulan yuvalarda, bugün birkaç cümlelik sohbet bile lüks hâline gelmiş.

Telefonlarımız dolu, mesaj kutularımız dolu, arkadaş listelerimiz dolu; ama kalplerimizde giderek büyüyen bir yalnızlık hissi var.

Belki de bu yüzden aşkın filmlerde kaldığını düşünüyoruz.

Oysa aşk hâlâ var. Yalnızca eskisi kadar görünür değil; kalabalıkların, ekranların ve günlük telaşların arasında gözden kaçıyor.Yine de hâlâ bir fedakârlıkta, bir bekleyişte, bir vefada yaşamaya devam ediyor.Asıl kaybolan ise sabır, sadakat ve emektir.

Çünkü aşk sadece güzel günlerin duygusu değildir. Aşk bazen beklemektir, bazen anlamaktır. Bazen kırılmasına rağmen vazgeçmemektir. Bazen de sevdiğin insanın mutluluğunu kendi mutluluğunun önüne koyabilmektir.

Bugünün dünyasında moda değişiyor, alışkanlıklar değişiyor, gündem değişiyor. Ne yazık ki ilişkiler de bu değişimden nasibini alıyor. İnsanlar artık tanımaktan çok değerlendirmeyi, anlamaktan çok yargılamayı tercih ediyor. Birkaç fotoğraf, birkaç mesaj ve birkaç görüşmenin ardından birbirleri hakkında kesin hükümler verebiliyorlar.

Artık aşk çoğu zaman TikTok'ta, Instagram'da ve diğer sosyal medya platformlarında filizleniyor.

Bir zamanlar mektuplarla başlayan hikâyelerin yerini artık ekranlar üzerinden kurulan ilişkiler almış. Sanal dünyanın sunduğu yakınlık, her zaman gerçek bir güvene dönüşmüyor.

Bazen büyük umutlarla başlayan bu ilişkiler hayal kırıklıklarıyla son bulurken, bazen de haber bültenlerine yansıyan acı olaylarla toplumun hafızasında derin izler bırakıyor.

Oysa insan, birkaç kareye ya da birkaç satıra sığdırılabilecek kadar basit bir varlık değildir.

Bir kalbi tanımak, bir insana güvenmek, bir ilişkiyi büyütmek zaman ister.

Günümüz insanının en büyük sorunlarından biri zamansızlıktır. Her şeye vakit buluyoruz; ama birbirimizi dinlemeye vakit bulamıyoruz. Başkalarının hayatlarını saatlerce izleyebiliyoruz; ama kendi hayatımızdaki insanlara birkaç dakika ayıramıyoruz.

Asıl sorun aşkın yok olması değil, sabrın azalmasıdır. Çünkü aşk sadece güzel sözlerden ibaret değildir. Aşk sadakat ister, anlayış ister. Bazen susmayı, bazen de mücadele etmeyi gerektirir. Günümüz insanı sevilmek istiyor; ama sevmek için gereken fedakârlığı göstermekte zorlanıyor.

Yine de karamsar olmaya gerek yok. Aşk filmlerde kalmadı.

Çünkü aşk hâlâ var. Bir hastane koridorunda sevdiğinin elini bırakmayanlarda, yıllardır aynı sofrayı paylaşan eşlerde, kilometrelerce uzakta olmasına rağmen kalbi aynı heyecanla çarpan insanlarda varlığını sürdürüyor.

Filmler sadece bize aşkın ne kadar güzel olabileceğini hatırlatıyor. Gerçek aşk ise hâlâ hayatın içinde, kalbini korumayı başarabilen insanların hikâyelerinde yaşıyor.

Aşk filmlerde kalmadı.Aşk hâlâ bir bakışta, bir bekleyişte, bir fedakârlıkta ve zor zamanlarda bırakılmayan ellerde hayat buluyor.Bize düşen ise onun değerini bilmek ve onu korumaktır…Unutmayalım: Aşk, düştüğünde insanı ayağa kaldıran güçtür.

< type="adsense" data-ad-client="ca-pub-3844663626812831">