Başarının Gölgesindeki Sessiz Kriz: Tükenmişlik

Son dönemde katıldığım televizyon programlarında en sık karşılaştığım sorulardan biri şu oluyor: “Neden bu kadar tahammülsüz olduk?”

Aslında bu sorunun altında çoğu zaman daha derin bir gerçek yatıyor: Tükenmişlik.

Bugün birçok insan öfkeli olduğunu düşünüyor. Kimi kendisini sabırsız, kimi tahammülsüz, kimi ise motivasyonsuz olarak tanımlıyor. Oysa psikolojik açıdan baktığımızda bu belirtilerin önemli bir kısmı karakter değişiminden değil, uzun süreli stres yükünün yarattığı tükenmişlikten kaynaklanıyor olabilir.

İnsan beyni kısa süreli stresle başa çıkabilecek şekilde tasarlanmıştır. Ancak modern yaşam, bireyi yalnızca dönemsel stresle değil sürekli ve kronik bir uyarılmışlık haliyle karşı karşıya bırakmaktadır. Ekonomik kaygılar, iş yaşamındaki performans baskısı, sosyal medya aracılığıyla sürekli karşılaştırılma, belirsizlikler ve hız kültürü, sinir sisteminin dinlenmesine fırsat vermeden çalışmasına neden olmaktadır.

Bir süre sonra kişi yalnızca yorulmaz duygusal kaynakları da tükenmeye başlar. Psikoloji literatüründe tükenmişlik; duygusal tükenme, zihinsel yorgunluk ve kişinin yaptığı işe ya da yaşamına karşı yabancılaşma geliştirmesiyle karakterize edilmektedir. Ancak klinik gözlemlerimiz gösteriyor ki tükenmişlik yalnızca iş hayatıyla sınırlı değildir. Ev içi sorumlulukları taşıyan bir ebeveyn, hasta yakınına bakım veren biri, akademik baskı altındaki bir öğrenci ya da sürekli güçlü olmak zorunda hisseden bir birey de tükenmişlik yaşayabilir. Bu noktada önemli olan soru şudur: Neden bazı insanlar aynı zorluklar karşısında daha hızlı toparlanabiliyor?

Bu sorunun cevabı psikolojik dayanıklılık kavramında saklıdır. Psikolojik dayanıklılık, çoğu zaman yanlış anlaşıldığı gibi hiç etkilenmemek anlamına gelmez. Aksine dayanıklılık; kişinin stres, kayıp, kriz ve belirsizlik gibi zorlayıcı yaşam deneyimlerinden etkilenmesine rağmen yeniden denge kurabilme kapasitesidir.

Toplum olarak dayanıklılığı çoğu zaman sert olmakla karıştırıyoruz. Oysa psikolojik açıdan dayanıklılık sertleşmek değil, esneyebilmektir. Çünkü kırılganlığını kabul edebilen bireyler, onu inkâr edenlere göre çoğu zaman daha sağlıklı baş etme becerileri geliştirebilmektedir.

Burada özellikle altını çizmek istediğim nokta şudur: Psikolojik dayanıklılık doğuştan gelen bir ayrıcalık değildir. Geliştirilebilen bir beceridir. Duyguları fark etmek, sosyal destek almak, gerektiğinde profesyonel yardım istemek, yaşamda anlam duygusunu besleyen alanlarla temas kurmak ve psikolojik esnekliği güçlendirmek bu becerinin temel yapı taşlarıdır.

Günümüz insanının en büyük yanılgılarından biri, güçlü olmayı hiçbir şey hissetmemek sanmasıdır. Oysa ruh sağlığı alanında biliyoruz ki insanı güçlü yapan şey acıyı yaşamaması değil, acıya rağmen yaşamla bağını sürdürebilmesidir.

Belki de bugün kendimize sormamız gereken soru “Nasıl daha fazla dayanırım?” değil, “Kendimi nasıl daha iyi korurum?” olmalıdır.

Çünkü tükenmişlik çoğu zaman zayıflığın değil, uzun süredir ihmal edilen psikolojik ihtiyaçların sessiz bir göstergesidir. Ve bazen iyileşme, daha fazla mücadele etmekten değil durup kendimizi duymaktan başlar.

< type="adsense" data-ad-client="ca-pub-3844663626812831">