Hz. Adem dünyaya indiğinde eşi Havva ile beraber, dünyada kimse yoktu. Her yer onlarındı. Gidemedikleri yerleri de isterlerse edinebiliyorlardı. Böyle bir dönemde bile çocukları bu dünyaya sığmadı. Aralarındaki haset ve husumetin fitilleyicisi Kabil, Habil’i katletti. Savaş ta o zamandan başladı doyumsuzlukla beraber.
O zamandan başlamış insanın yetinmezliği ve şikayetleri. Koca dünya ellerinde ama, huzursuz, şikayetçi, bencil, doyumsuz, şükürsüz, isyankar, kıskanç bir Kabil çıkmış o zamanki geniş dünyada.
Aslında dünyanın genişliği de insanla kıymet bulur. Kimsenin yaşamadığı bir köyde uçsuz bucaksız bir çiftliğe talipli kimse çıkmaz. Çünkü ürettiği mahsulü, hayvanı ve ürünleri kime satacak?
Nasıl yiyip tüketecek, bu ürün ve zenginlik ne işine yarayacak?
İnsan varsa, bunları ticarete dönüştürürse değerli olur bunlar.
Dolayısıyla insan insansız yaşayamaz, ama aynı zamanda insan insanın kurdudur da. O günden beri dünya gelişiyor, icatlar yapılıyor, teknoloji ilerliyor, görkemli binalar, yapılar, fabrikalar, araç gereçler icat ve imal ediliyor. Ama insanlar hala daha derin ve hırçınlıkla çok daha fazlasına talip. Hatta tüm bu zenginliklerin kendisinin olması için açık kapalı bir savaş yürütüyor.
Bu savaş fert olarak olduğu gibi, devletler düzeyinde de sinsice devam ediyor. Milyarlar harcanıyor insanları etkileyip gönüllü sömürge olmaları için. Sömürdüklerini de rahat bırakmayıp, daha derin sömürülere bile mahkum edebiliyor.
200 yıl önceki hayata baksak, o zamanki insanlar savaşsız bir dünyada ailesini geçindirecek ve saldırılardan korunmuş bir hayatı olsa, bu hayatı elde etmek için ailece her gün günün aydınlığında çalışsa bu hayata imreniyordu. Çünkü temel ihtiyaç o zaman karnı doyurmaktı, inandığını yaşayabilmekti. Hastalandığında tedavi olabilmekti. Bu nimetleri bulanlar ağaydı yani.
50 yıl önceki yaşayanların talepleri daha değişikti. Mesela artık iyi kötü bir evim olsun, şehir kenarında bir arsam olsun, orada oturup hem şehrin, hem köyüm sefasını sürsem. Bir kötü arabam da olsa hem kendime, hem çevreme iş görürdüm gibi daha yüksek beklentiler çıktı ortaya. Ama insan gene mutlu değil, arayış ve kavga içindeydi.
Bu güne geldik. Artık dünyanın üçte ikisinin evi, arabası, gelir getiren işi, yol, hastane, eğlence, kültürel ve sosyal etkinlik, teknoloji konforu çok yüksek. Yüksek de mutlu mu oldu insan?
Hayır, daha yükseğinin arayışında insanoğlu.
‘’Şimdi neden çalışıyoruz. Biz her istediğimize ulaşalım. Bir yasakla karşılaşmayalım, devlet ve aile büyükleri bize dokunmadan her talebimizi karşılasın, zevklerimizi yaşayalım, kısaca Cenneti burada yaşayalım, bu bizim doğal hakkımız’’ diyen ve sınırsız özgürlük beklentisi olan bir insan profiline ulaştık.
İşin özeti tarih boyu en mağdur dönemden, en gelişmiş ve kolaylaştırılmış hayat döneminde bu insanlık mutlu olmadı, mutlu edilemedi. Bundan sonra da olmaz.
Ülkemizde bile 20 yıl önceki imkansızlıklarla, bu günkü imkanları kıyaslayınca herkesin “Oh be ne müreffeh bir hayata eriştik, şükürler olsun” demesini beklerken, tam tersine bitmeyen talep ve hayallerin çok daha derine indiğini görüyoruz. Bunların hepsi olsa, insan mutlu olacak mı, elbette hayır.
Peki bir yerlerde sorun yok mu?
Neden imkansızlıkta da, imkan içindeyken de mutlu olunamıyor?
Burada Habil örneğine bakıyoruz. Dünyaya ayak basan insanın iyilik ve mutlu versiyonu Habil’dir. O az bulduğunda da şükredebilecek çok şeyler görüyor. Varlıklarıyla mutlu, olmayanlara ulaşmaya çalışsa da, onların yokluğu kendini kahretmiyor. Allah’ın verdiği milyonlarca nimeti düşündüğünde mutlu olacağı çok nimetler görüyor.
Bu gün hastane köşelerinde imdat bekleyenlerden, hapiste konaklayanlardan, vücut azası eksik olanlardan, Afrika ülkelerindeki mağdur hayatı yaşayanlardan biri olabilirdik. Evsiz, sokakta yaşayan, evinde tek başına kimsesiz yaşayan, okulu, yolu, hastanesi, aracı, ulaşımı olmayan insanlardan biri olabilirdik. Baktığımızda zenginliklerimizi sayarak bitiremeyeceğimiz kadar çok olduğunu görebilmek, şükredebilmek, mevutun kıymetini bilmek, Allah’a tevekkül etmenin insanı mutlu eden yol olduğunu görebiliyoruz.
50 – 100 yıl önce sol partiler gelince vergi, vurgun, yokluk, mahrumiyetler yaşanırdı. Sağ bir parti geldiğinde bazı kısıtlamaları kaldırır, birkaç imkan sunardı. Herkeste büyük bir mutluluk olurdu. Demek ki, insan her zaman kazanan olduğunda da mutlu olamıyor. Bazen kaybedecek, mahrum kalacak, sıkıntı çekecek ki varlığa erişince kıymetini görsün. Her şey zıddıyla bilinir