Çocuklara Cevabı Değil, Düşünmeyi Öğretmek

Son zamanlarda eğitim konusunda en çok düşündüğüm konulardan biri şu:

Biz çocuklara gerçekten bir şey öğretiyor muyuz, yoksa sadece bazı bilgileri ezberletip sonra da bunları ne kadar hatırladıklarını mı ölçüyoruz?

Aslında konstrüktivizm denilen yaklaşım tam olarak burada devreye giriyor.

Kelimeler bazen konuyu gereğinden fazla akademik gösteriyor. Konstrüktivizm deyince sanki çok karmaşık bir eğitim teorisinden bahsediyoruz gibi geliyor. Oysa benim anladığım kadarıyla özünde çok basit bir şey söylüyor:

İnsan bilgiyi hazır olarak almaz. Bilgiyi kendi zihninde oluşturur.

Bence bu çok önemli bir ayrım.

Çünkü bir çocuğa bir konuyu on defa anlatabilirsiniz. Kitapta da okuyabilir. Hatta sınavda doğru cevabı da verebilir.

Ama gerçekten anlamış mıdır?

İşte orası tartışılır.

Ben kendi meslek hayatımda da bunu çok görüyorum.

Bir standardı ezberlemek başka şeydir, o standardın neden o kuralı koyduğunu anlamak başka şeydir.

Mesela bir yangın güvenliği kuralını ele alalım.

“Kaçış mesafesi şu kadar metredir.”

Bunu ezberlemek kolay.

Ama neden?

İnsanların hareket süresi nedir?

Duman nasıl yayılır?

Görüş mesafesi nasıl azalır?

Yangının büyüme hızı nedir?

İnsan davranışı nasıl değişir?

Bunları düşünmeye başladığınız zaman artık sadece bir yönetmelik maddesi okumuyorsunuz. Konunun mantığını anlamaya başlıyorsunuz.

Bence gerçek öğrenme de burada başlıyor.

Yanlış yapmadan öğrenmek mümkün mü?

Eğitim sistemimizin önemli sorunlarından biri de yanlış cevaba karşı yaklaşımımız.

Yanlış cevap veren öğrenci genellikle başarısız kabul ediliyor.

Oysa ben burada biraz tersini düşünüyorum.

Bir insan düşünüyorsa zaman zaman yanlış yapacaktır.

Hatta bazı konuları gerçekten öğrenebilmek için önce yanlış düşünmek gerekebilir.

Bir varsayım yaparsınız.

Denersiniz.

Olmaz.

“Neden olmadı?” dersiniz.

Bir daha bakarsınız.

Ve belki de o anda öğrendiğiniz şey, baştan size verilen doğru cevaptan çok daha kalıcı olur.

Fakat biz çocuklara küçük yaşlardan itibaren başka bir şey öğretiyoruz.

“Yanlış yapma.”

“Doğru cevabı bul.”

“Öğretmenin istediği cevabı ver.”

Bu yaklaşımın uzun vadede ciddi bir problemi olduğunu düşünüyorum.

Çünkü bir süre sonra çocuk soru sormayı bırakıyor.

Daha kötüsü, kendi düşüncesine güvenmemeye başlıyor.

“Sence neden böyle?” diye sorduğunuzda cevap vermek yerine yüzünüze bakıyor.

Çünkü sizden ipucu bekliyor.

Bence asıl üzerinde durmamız gereken yer burası.

Hayat dört şıklı bir sınav değil.

Bugün bilgiye ulaşmak eskisi kadar zor değil.

Hatta artık bilgiye ulaşmak neredeyse işin en kolay tarafı.

Telefonu açıyorsunuz.

Arama yapıyorsunuz.

Yapay zekâya soruyorsunuz.

Bir makaleye ulaşıyorsunuz.

Bir videoyu izliyorsunuz.

Birkaç dakika içinde daha önce hiç bilmediğiniz bir konu hakkında temel bilgi sahibi olabiliyorsunuz.

O zaman eğitim sisteminin hâlâ sadece bilgi aktarma üzerine kurulması bana çok mantıklı gelmiyor.

Çünkü artık asıl problem bilgi bulmak değil.

Asıl problem şu:

Bulduğun bilgi doğru mu?

Kaynağı ne?

Başka kaynaklar ne diyor?

Bu bilginin sınırları ne?

Bu bilgi her koşulda geçerli mi?

Alternatif bir açıklama var mı?

Bence bugün çocuklara en çok bunları öğretmemiz gerekiyor.

Çünkü önümüzdeki dönemde bilgi daha da fazla olacak.

Doğru bilgi de olacak.

Yanlış bilgi de olacak.

Eksik bilgi de olacak.

Yapay zekâ tarafından üretilmiş son derece ikna edici ama hatalı bilgiler de olacak.

Dolayısıyla gelecekte en değerli beceri çok bilgi bilmekten ziyade, bilgiyi değerlendirebilmek olacak.

Öğretmenin rolü de değişmek zorunda

Buradan “öğretmene gerek kalmayacak” gibi bir sonuç çıkarmıyorum.

Tam tersine.

Bence iyi öğretmene eskisinden daha fazla ihtiyaç olacak.

Ama öğretmenin rolünün değişmesi gerekiyor.

Öğretmen yalnızca “ben biliyorum, siz dinleyin” diyen kişi olmamalı.

Soruyu ortaya koyan kişi olmalı.

Öğrenciyi düşündürmeli.

Bazen cevabı hemen vermemeli.

“Sen ne düşünüyorsun?”

“Neden böyle düşündün?”

“Bunu neye dayanarak söylüyorsun?”

“Başka bir ihtimal olabilir mi?” gibi sorular sormalı.

Bence iyi eğitim biraz da insanı rahatsız etmeli.

Bildiklerinden şüphe ettirmeli.

Bir şeyleri yeniden düşünmeye zorlamalı.

Çünkü düşünme çoğu zaman rahat bir süreç değildir.

Bir de sınav meselesi var.

Burada bence işin en kritik kısmına geliyoruz.

Çünkü siz neyi ölçerseniz sistem bir süre sonra onu öğretmeye başlıyor.

Ezberi ölçerseniz ezber öğretiliyor.

Test çözme hızını ölçerseniz çocuk test çözmeyi öğreniyor.

Sorgulamayı ölçerseniz sorgulama gelişiyor.

Problem çözmeyi ölçerseniz problem çözme gelişiyor.

Bir çocuğa yıllarca “özgür düşün, farklı düşün, sorgula” deyip sonra önüne dört şık koyup yalnızca bir tanesini doğru kabul ederseniz burada bir çelişki var.

Elbette her sınav kötü demiyorum.

Ölçme gerekli.

Ama neyi ölçtüğümüz çok önemli.

Bilgiyi mi ölçüyoruz?

Yoksa bilgiyi kullanabilme becerisini mi?

Bence önümüzdeki yıllarda eğitim tartışmalarının en önemli başlıklarından biri bu olmak zorunda.

Yapay zekâ bu tartışmayı daha da büyütecek

Şimdi işin içine yapay zekâ girdi.

Ve bana göre bütün eğitim sistemi açısından çok ciddi bir kırılma dönemine girdik.

Bir öğrenci bugün birkaç saniye içerisinde bir yazı yazdırabiliyor.

Bir problemi çözdürebiliyor.

Bir konuyu özetletebiliyor.

Bir yabancı dili çevirebiliyor.

Bir formülün nasıl kullanıldığını sorabiliyor.

Bu durumda şu soruyu sormak zorundayız:

Makinenin birkaç saniyede yaptığı şeyi çocuğa yıllarca ezberletmenin anlamı nedir?

Burada yanlış anlaşılmak istemem.

Temel bilgi elbette gerekli.

Bilgi olmadan düşünemezsiniz.

Bir konuda altyapınız yoksa o konuyu sorgulamanız da mümkün değildir.

Ama bilgi artık son hedef olmamalı.

Bilgi, düşünmenin malzemesi olmalı.

Asıl hedef; bilgiyi kullanabilmek, sorgulayabilmek, ilişkilendirebilmek ve gerektiğinde yeni bir sonuç çıkarabilmek olmalı.

Benim için mesele aslında çok basit

Bir çocuk okuldan mezun olduğunda önüne daha önce hiç görmediği bir problem geldiğinde ne yapacak?

“Bunun cevabını bize öğretmediler” mi diyecek?

Yoksa; “Önce problemi anlayalım.”

“Ne biliyoruz?”

“Neyi bilmiyoruz?”

“Hangi bilgiye ihtiyacımız var?”

“Bunu nasıl test edebiliriz?” diye mi düşünecek?

Ben ikinci tür insan yetiştirmenin çok daha önemli olduğunu düşünüyorum.

Çünkü gerçek hayat kitap sonundaki sorular gibi değil.

Çoğu zaman doğru cevap önceden belli değil.

Bazen soruyu bile sizin tarif etmeniz gerekiyor.

Konstrüktivizmin bana en anlamlı gelen tarafı da tam olarak burada.

Çocuğa bütün cevapları vermek değil.

Onu cevaba ulaşabilecek şekilde yetiştirmek.

Belki de eğitimde yapmamız gereken en önemli değişiklik şu:

Çocuklara ne düşüneceklerini değil, nasıl düşüneceklerini öğretmek.

Çünkü gelecekte bilgiyi makineler bizden çok daha hızlı bulacak.

Ama hangi sorunun sorulması gerektiğine, hangi cevabın güvenilir olduğuna ve o bilgiyle ne yapılacağına hâlâ insan karar verecek.

Ve bence eğitimin gerçek meselesi de tam olarak burada başlıyor.

< type="adsense" data-ad-client="ca-pub-3844663626812831">