Çürümüş Batı Felsefesi Akımlarının İstilasına Uğradık

İlahiyatta Mukayeseli İslam ve Batı felsefesini okurken, batıdaki felsefi akımlar o dönemde bize çok saçma ve vahşi gelirdi, alay ederdik. Bu düşünceler çözümsüzlüğün ve dünyadan başka hayat tanımayan anlayışların çaresizliği olarak görürdük. Bu nedenle de İslam’ın fikir anlayışıyla iftihar eder ve toplumlarımızın mürffehliği ile ayrıca övünürdük.

Ancak biz İmam Hatip okullarında, İlahiyatlarda bunları okurken ve kıyaslarken, diğer fakültelerimizde de batının bu felsefi akınlarının peşine takılan hocalar da bu akımları gençlere empoze ederdi.

Geldiğimiz noktada, o günün gençleri bire aile büyüğü oldu. Bunların yetiştirdiği çocuklar ve torunlar toplumun kalabalık bir kesimini oluşturuyor. Şu anda da toplumumuzda bir çürümüşlük, bir çaresizlik, umutsuzluk, mutluluk arayışları, sınırsız özgürlük vs. talepleri hiç tükenmiyor. Ama insanla mutsuzlar.

Batı fikir adamlarında Epikür yıllar önce: “ Tanrı yok, biz hayatta iken ölüm yok, öldükten sonra da biz yokuz. Dolayısıyla şu anda yaşadığın hayattan haz almaya bak” Dedi. Mutluluğu hazza bağlayan Epikür, insanların korku, kaygı gibi duygulardan uzak durmalarını ister. İnsanların korku ve endişeleriyle boğuşmaları, onların mutsuzluk kaynağıdır. ‘İnsan korku ve kaygı duyacağı her şeyi yıkmak için engel tanımamalı, benim mutluluğuma engel olacak kim ve ne varsa o benim düşmanımdır, onunla savaşmam beni mutlu kılacaktır.’ Düşüncesi çok çürük bir anlayıştır.

Ben korkusuzca ve kaygı duymadan mutlu olabilmek için başkalarının haklarını ihlal edebilirim. Beni kaygıya düşürecek kişilerle savaşabilirim. Onları potansiyel engel görüp ortadan bile kaldırabilirim. Bu bakış toplumdaki suç oranlarını, saldırganlıkları, tahammülsüzlükleri ciddi bir şekilde artırmaktadır.

Yine Batılı düşünür Nietzsche de, insanın içgüdüsel ihtiyaçlarını kabul ve tatmin etmenin önemli olduğunu savunur. Haşa Tanrı’yı da öldüren Nietzsche’ye göre, “insanlar kendi değerlerini kendileri yaratmalı ve hayatlarını tam anlamıyla yaşamalıdır. Bu, her bireyin kendi potansiyelini keşfetmesini ve gerçekleştirmesini gerektirir”

Bu düşüncenin etkisinde kalan bir çok aile, çocuklarına küçük yaşta karışmanın, onları eğitmenin, bir takım ilkeleri öğretmenin, özellikle duygu ve inançlarının tamamen boş bırakılarak, daha sonra kendi kişiliğini kendisinin oluşturmasını savunurlar. Bu nedenle çocukları; ölüm, hayat, yasak, inanç, değer yargıları gibi konulardan hiç haberi olmayan bir gençlik gelişip büyüdüğünde, her türlü sapıklık, sınırsızlık, değerleri olmayan, saldırgan, her türlü duygusunu tatmin etmenin özgürlük olduğunu savunarak, bir mayın tarlasına girmiş olur.

Oysa 1000 yıl önce ünlü Türk bilgesi Yusuf Has Hacip, Kutadgu Bilig adlı kitabında; “Çocuğum üzülmesin, çocuğumun morali bozulmasın, ben yemeyeyim, çocuğum yesin, ben giymeyeyim o giysin” diye nazlı yetişen çocukların en büyük sıkıntısını, sonunda böyle çocuk yetiştiren anne- babalar çekiyor. “Ölümü öğrenmesin” diye dedesinin cenazesine gitmeyen bu kişi sanki kendisi ve çocuğu da ölmeyecek. Sokrattes’e “ Otuz zalim seni ölüme mahkûm ettiler.” Dediklerinde, onlar da arkamdan gelecekler?” diye cevaplamıştır.

Toplumumuzun cellatlaştığı, gençliğin okullarındaki arkadaşlarını silahla taradığı bu dönemi, batılı fikirlere olan imrenişimiz ve sahiplenmemiz bu hale getirmiştir.

İslam mefkuresiyle yetişen insanlarda bu tür sorunları minimum olarak görmekteyiz. Dolayısıyla işleri doğru yapmaktan daha çok doğru işler yapmamız gerekmektedir. İslam dininden uzaklaşıp, sonra “Bu nasıl Müslümanlıktır, hem namaz kılıyor, hem taciz ediyor. Hem hacı, hem de yalan konuşuyor.” Eleştirileri, İslam’ın eseri değil, bu batı hayranlığının kucağımıza koyduğu piçleridir.

Allah tarihi ve milli değerlerimize dönmeyi nasip etsin…

< type="adsense" data-ad-client="ca-pub-3844663626812831">