DEĞER GÖRMEDİĞİN YERDE KENDİNİ TÜKETME

Bazen bir iş yerinde, bir şirkette, bir dernekte, bir organizasyonda, hatta bir arkadaş çevresinde üzerinize düşen her şeyi yaparsınız.

Hatta sadece size verilen görevi değil, verilmeyenleri de üstlenirsiniz.

Bir yerde eksik mi var, tamamlarsınız. Bir iş yarım mı kalmış, bitirirsiniz. Birinin yükü mü ağır gelmiş, omuz verirsiniz. Bir sorun mu çıkmış, çözüm üretirsiniz.

Zaman gelir, aslında görevinizin çok ötesinde o yapının yükünü sırtınızda taşıdığınızı fark edersiniz.

Fakat garip olan şudur:

Ne kadar çok yaparsanız yapın, bazen o kadar az görünürsünüz.

Çalışmanız olağan kabul edilir. Fedakârlığınız görev sayılır. Bilginizden yararlanılır ama fikriniz sorulmaz. Sorumluluk size verilir ama yetki verilmez. İşler kötü gittiğinde ilk hatırlananlardan, iyi gittiğinde ise son hatırlananlardan biri olursunuz.

Ve insanın asıl mücadelesi tam burada başlar.

Çünkü bir süre sonra çevrenizi değil, kendinizi sorgulamaya başlarsınız.

“Acaba ben nerede yanlış yapıyorum?”“Yeterince iyi değil miyim?”“Daha fazla mı çalışmalıyım?”“Daha anlayışlı mı olmalıyım?”“Biraz daha sabretsem düzelir mi?”

İşte insanın kendisine yaptığı en büyük haksızlıklardan biri burada ortaya çıkar:

Başkalarının size biçtiği değeri, kendi gerçek değeriniz sanmaya başlamak.

Oysa her zaman hata sizde değildir.

Bazen yanlış olan insan değil, insanın bulunduğu ortamdır.

ÇOK ÇALIŞMAK HER ZAMAN DEĞER GÖRMEK ANLAMINA GELMEZ

Bunu kabullenmek kolay değildir.

Çünkü çoğumuz çocukluğumuzdan itibaren şöyle öğrendik: Çalışırsan karşılığını alırsın. İyi niyetli olursan insanlar da sana iyi davranır. Fedakârlık yaparsan kıymetin bilinir. İşini iyi yaparsan takdir edilirsin.

Keşke hayatın matematiği bu kadar düzgün çalışsaydı.

Çalışma hayatında ve sosyal yapılarda insan ilişkilerini yalnızca liyakat belirlemez. Ego vardır. Güç ilişkileri vardır. Kıskançlık vardır. Statü kaygısı vardır. Kendi yetersizliğini başkasını küçümseyerek örtmeye çalışan insanlar vardır.

Ve bazen bir kişinin huzursuzluğu, bütün bir ekibin huzurunu bozabilir.

Kendisini olduğundan daha önemli gören, sürekli üstünlüğünü ispatlamaya çalışan, herkesi küçümseyen, eleştiriye tahammül edemeyen, başarıyı sahiplenen ama hatayı başkasına yükleyen insanlar hemen her toplulukta karşımıza çıkabilir.

Bunlara mutlaka bir psikolojik teşhis koymaya da gerek yoktur.

İsimleri önemli değildir. Davranışları önemlidir.

Çünkü bazı insanlar bulundukları ortamda değer üretmek yerine sürekli bir hiyerarşi üretirler: “Ben önemliyim, sen değilsin. Ben bilirim, sen bilmezsin. Benim yaptığım başarıdır, senin yaptığın görevindir.”

İşte böyle bir ortamda dünyanın en yetenekli insanı bile zaman içerisinde kendisini yetersiz hissetmeye başlayabilir.

İNSANIN EN BÜYÜK HATASI: KENDİ DEĞERİNİ İSPATLAMAYA ÇALIŞMAK

Bir noktadan sonra şu tuzağa düşeriz: “Beni anlamaları için biraz daha çalışayım. Bu işi de ben çözeyim, belki görürler. Biraz daha fedakârlık yapayım. Bir gün mutlaka kıymetimi anlayacaklar.”

Belki.

Ama bazen de anlamayacaklar.

Çünkü mesele sizin yeterince iyi olmamanız değildir. Karşınızdaki insanın değer görebilecek bir bakışa sahip olmamasıdır.

Bir ressamın elindeki boyaları düşünün. Tüplerin içinde duran boya, dışarıdan bakıldığında sıradan bir malzemedir. Fakat aynı boya doğru insanın elinde bir tuvale dokunduğunda değerli bir sanat eserinin parçası olabilir.

Bir taşı düşünün. Toprağın içinde bulunduğunda üzerine basıp geçebilirsiniz. Ama aynı taş ustasının eline geçtiğinde işlenir, parlatılır ve başka bir değer kazanır.

Demek ki mesele yalnızca ne olduğunuz değildir.

Biraz da nerede olduğunuz ve kimin elinde değerlendirildiğinizdir.

İnsan için de böyledir. Yanlış ortam, doğru insanı bile sıradanlaştırabilir. Doğru ortam ise insanın içindeki kapasiteyi ortaya çıkarır.

HER MASADA OTURMAK ZORUNDA DEĞİLSİNİZ

Hayatta çok geç öğrendiğimiz bir şey vardır: Her ortamı düzeltmek bizim görevimiz değildir. Her insanı ikna etmek zorunda değiliz. Herkese kendimizi sevdirmek zorunda değiliz.

Ve en önemlisi: Bize değer vermeyen insanlara değerimizi kanıtlamak zorunda hiç değiliz.

“Kendine hâkim olmayan hiç kimse özgür değildir.”— Epiktetos

Gerçek özgürlük biraz da budur. Başkasının takdirine muhtaç olmadan yaşayabilmek. Birileri bizi alkışlamadı diye yaptığımız işin değerinden şüphe etmemek. Birileri bizi küçümsedi diye küçülmemek. Birileri ismimizi söylemedi diye görünmez olduğumuzu düşünmemek.

“En iyi intikam, sana kötülük yapan kişiye benzememektir.”— Marcus Aurelius

Çünkü kötü bir ortamın insana verebileceği en büyük zarar, insanı da o ortamın parçasına dönüştürmesidir.

Size kaba davranıyorlarsa siz daha kaba olmayın. Sizi küçümsüyorlarsa siz başkasını küçümsemeyin. Hakkınızı yiyorlarsa siz de başkasının hakkını yemeyin.

Ama bunun adı her şeye katlanmak da değildir. Asalet ile ezilmek birbirinden farklı şeylerdir. Sabır ile pasiflik de aynı şey değildir.

İYİ İNSAN OLMAK, SINIRSIZ İNSAN OLMAK DEĞİLDİR

İyi niyetli insanların sık yaptığı hatalardan biri budur.

“Ben sorun çıkarmayayım. Ben idare edeyim. Ben hallederim. Önemli değil. Boş ver.”

Bu cümleler zaman içerisinde çevrenizdeki insanlara farkında olmadan şu mesajı verebilir:

“Benim sınırlarımı ihlal edebilirsiniz.”

Bir süre sonra fedakârlık beklentiye dönüşür. Sonra görev olur. Sonra mecburiyet halini alır.

Ve bir gün yapmadığınızda şu soruyla karşılaşırsınız: “Sen bunu hep yapıyordun, şimdi neden yapmıyorsun?”

İşte o gün anlarsınız: İnsanlara sürekli verdiğiniz fazlalıklar, bir süre sonra onların gözünde sizin göreviniz haline gelmiştir.

Bu nedenle kişinin kendi emeğine önce kendisinin saygı göstermesi gerekir.

“Bu benim sorumluluğum değil.”“Bu şekilde konuşulmasını kabul etmiyorum.”“Bu konuda benim de görüşüm alınmalı.”“Bu işin karşılığı ve yetkisi netleşmeli.”

Bunlar kibir değildir. Bunların adı sınırdır.

ORTAMI DEĞİŞTİREMİYORSANIZ, ORTAMIN SİZİ DEĞİŞTİRMESİNE İZİN VERMEYİN

Bazen sorun tek bir kişidir. Bazen birkaç kişidir. Bazen de kurumun kültürü haline gelmiştir.

Sürekli küçümsemenin, dedikodunun, makam yarışının, saygısızlığın ve emeği görmezden gelmenin normalleştiği yerlerde tek bir insanın bütün sistemi değiştirmesi çoğu zaman mümkün değildir.

“En iyi yol, geri çekilmek ve bizi daha iyi kılacak insanlarla birlikte olmaktır.”— Seneca

Buradaki “geri çekilmek”, kaçmak anlamına gelmez. Bazen geri çekilmek, insanın kendisine duyduğu saygının sonucudur.

Her savaşa girmemek korkaklık değildir. Her tartışmayı kazanmaya çalışmamak yenilgi değildir. Ve her ortamda kalmak sadakat değildir.

Bazen gitmek gerekir. Bazen mesafe koymak gerekir. Bazen sessizce masadan kalkmak gerekir.

Çünkü bazı masalarda ne kadar düzgün oturursanız oturun, size ayrılmış bir sandalye yoktur.

KENDİ DEĞERİNİZİ, SİZE DEĞER VERMEYENLERDEN ÖĞRENMEYİN

Belki de bütün meselenin özü budur.

Bir insan, kendisinin kim olduğunu sürekli başkalarının davranışlarından öğrenmeye çalışırsa hayatı boyunca savrulur. Birisi över, kendisini değerli hisseder. Birisi eleştirir, değersiz hisseder. Birisi çağırır, önemlidir. Birisi çağırmaz, önemsizdir.

Bu çok yorucu bir hayattır.

Oysa kişinin kendisine sorması gereken soru şudur:

“Ben kimim ve ortaya ne koyuyorum?”

İşimi doğru yapıyor muyum? Sözümün arkasında duruyor muyum? İnsanlara saygılı davranıyor muyum? Bilgimi artırıyor muyum? Üretiyor muyum? Vicdanım rahat mı?

Bu soruların cevabı “evet” ise, başkasının sizi küçümsemesi sizin değerinizi azaltmaz.

Yalnızca onun bakış açısını gösterir.

BAZEN KAZANMAK, ORADAN ÇIKMAKTIR

İnsan yıllarca aynı ortamda kalarak kendisini kabul ettirmeye çalışabilir. Ama bir gün şöyle bir gerçekle karşılaşabilir: Ben burada değer kazanmak için uğraşırken, aslında kendimden kaybediyorum.

İşte o gün karar vermek gerekir.

Her kapıyı çalmak zorunda değilsiniz. Her masaya oturmak zorunda değilsiniz. Her topluluğun sizi kabul etmesine ihtiyacınız yok.

Kendinizi sürekli anlatmak zorunda kaldığınız, emeğinizin sürekli ispat istediği, saygının bir lütufmuş gibi sunulduğu bir yerde belki de asıl soru:

“Beni neden anlamıyorlar?” değil, “Ben hâlâ neden buradayım?” olmalıdır.

Çünkü elmas, kendisini taş pazarındaki herkese ispatlamaya çalışmaz. Değerinden anlayacak eli bekler.

Ve insan da bazen bunu yapmalıdır. Gitmesi gerekiyorsa gitmeli. Mesafe koyması gerekiyorsa koymalı. Kalması gerekiyorsa da kendi sınırlarıyla kalmalı.

Ama ne olursa olsun bir şeyi yapmamalı:

Kendisine yapılan haksızlığı, kendi değersizliğinin kanıtı sanmamalı.

Sonuçta insanın hayatında değiştiremeyeceği insanlar olacaktır. Kibirli olanlar olacaktır. Kaba olanlar olacaktır. Kendi komplekslerini başkasının emeğini küçümseyerek örtmeye çalışanlar olacaktır.

Onlarla hayat boyu mücadele etmek zorunda değilsiniz. Bazen en doğru cevap tartışmak değildir. Bazen en doğru cevap, kendi yolunuza devam etmektir.

Çünkü mesele herkese değerinizi kabul ettirmek değildir. Mesele, kendi değerinizi başkalarının kabulüne teslim etmemektir.

“Beni değersiz gören bir yerde daha fazla değer göstermeye çalışmayacağım. Değerimi koruyacağım ve değerimin karşılık bulduğu yerde duracağım.” Çünkü her tohum her toprakta yeşermez. Bazen sorun tohumda değildir. Toprak yanlıştır.

< type="adsense" data-ad-client="ca-pub-3844663626812831">