Emekliler Devletin Yükü mü, Yoksa Kendi Hakkını mı Alıyor?

Son yıllarda emekli maaşları konuşulurken sıkça duyduğumuz bir cümle var:

“İki çalışan bir emekliye bakıyor.”

“Bir çalışan iki emekliyi finanse ediyor.”

Bu söylemler tekrarlandıkça toplumda farkında olmadan çok tehlikeli bir algı oluşuyor: Sanki emekliler, çalışanların sırtında bir yükmüş gibi…

Oysa meseleye biraz daha yakından baktığımızda, durumun bundan çok daha farklı olduğunu görüyoruz.

Ben yaklaşık otuz yıl boyunca sosyal güvenlik sistemine prim ödemiş bir vatandaş olarak şunu düşünüyorum:

Ben devletten sadaka istemiyorum. Kimsenin bana iyilik yapmasını da beklemiyorum. Ben sadece yıllarca çalışırken ödediğim primlerin karşılığını, yani hak ettiğim emekli aylığını istiyorum.

Çünkü emeklilik, bir lütuf değil; yıllar süren emeğin ve ödenen primlerin karşılığıdır.

Elbette Türkiye’deki sosyal güvenlik sistemi, bireysel emeklilik sistemi gibi herkesin parasının kendi hesabında biriktiği bir yapı değildir. Bugün çalışanların ödediği primlerle bugünkü emeklilerin maaşları ödenmektedir. Bu, dünyanın birçok ülkesinde uygulanan sosyal sigorta modelidir.

Ancak bu gerçek, emeklilerin maaşını “başkasının yardımıyla yaşayan insanlar” hâline getirmez.

Çünkü bugün emekli olan herkes, yıllarca aynı sisteme prim ödemiştir. Dün kendisinden önce emekli olanların maaşlarının finansmanına katkıda bulunmuş, bugün ise sistemden hak ettiği karşılığı almaktadır.

Dolayısıyla emeklilik, devletin cebinden yapılan bir bağış değil; sosyal güvenlik sözleşmesinin yerine getirilmesidir.

Asıl tartışılması gereken konu ise bence bambaşkadır.

Emeklilik sistemi gerçekten adil mi?

İşte bu soruya gönül rahatlığıyla “evet” diyemiyorum.

Bugün aynı maaşı alan iki emekliden biri otuz yıl boyunca yüksek prim ödemiş, diğeri ise çok daha kısa süre veya çok daha düşük primle sisteme dahil olmuş olabilir.

Bu durumda doğal olarak şu soru ortaya çıkıyor:

“Kim ne kadar katkı yaptıysa, neden ona göre emekli aylığı almıyor?”

Sosyal devlet anlayışı elbette düşük gelirli vatandaşları korumalıdır. Kimsenin açlığa mahkûm edilmesini savunmak mümkün değildir. Ancak sosyal dayanışma ile prim esaslı adalet arasındaki denge de korunmalıdır.

Daha uzun çalışanın, daha fazla prim ödeyenin, kayıtlı istihdama katkı sağlayanın bunu emeklilik maaşında hissedebilmesi gerekir.

Aksi hâlde sistem, çok çalışanla az çalışan arasındaki farkı giderek azaltır; bu da hem çalışma motivasyonunu hem de sisteme olan güveni zedeler.

Bir başka yanlış algı da emeklilerin bütçeye yük olduğu yönündedir.

Evet, sosyal güvenlik sistemi açık verebilir. Evet, devlet zaman zaman bütçeden SGK’ya kaynak aktarabilir. Bunlar ekonomik gerçeklerdir.

Ancak bu durumun tek sorumlusu emekliler değildir.

Yıllarca kayıt dışı istihdam, eksik prim bildirimi, af uygulamaları, erken emeklilik politikaları, demografik değişim, düşük istihdam oranları ve sistemin finansmanına ilişkin geçmişte alınan kararlar da bugünkü tabloyu şekillendirmiştir.

Bu nedenle bütün sorumluluğu emekliye yüklemek hem kolaycılık hem de haksızlıktır.

Toplum olarak belki de önce şu gerçeği kabul etmemiz gerekiyor:

Emekliler bu ülkeye yıllarca üretim yapmış, vergi vermiş, prim ödemiş insanlardır.

Bugün aldıkları maaş, onların emeğinin ve sisteme yaptıkları katkının karşılığıdır.

Asıl tartışmamız gereken konu, emeklilerin maaş alıp almaması değil; bu maaşların ne kadar adil hesaplandığı, sosyal güvenlik sisteminin nasıl daha sürdürülebilir hâle getirileceği ve çalışan ile emekli arasında gereksiz bir kutuplaşma yaratmadan bu dengenin nasıl kurulacağıdır.

Çünkü güçlü bir sosyal güvenlik sistemi, çalışanı da emekliyi de karşı karşıya getiren değil; ikisini de aynı güven duygusu içinde buluşturan sistemdir.

< type="adsense" data-ad-client="ca-pub-3844663626812831">