Bilim bu soruya tek kelimelik bir cevap vermiyor. Ama güçlü bir çerçeve sunuyor.
Öncelikle şunu söylemek gerekir: İnsan doğası kısa sürede kökten değişmez. Değişen şey, insanın içinde bulunduğu psikolojik koşullardır. Uzun süreli stres, belirsizlik ve güvensizlik altında kalan bireylerde beyin “sosyal” çalışmaz, hayatta kalma moduna geçer.
Bu durumda prefrontal korteks — yani empati, muhakeme ve vicdanla ilişkili alanlar — baskılanır. Kontrol, daha ilkel bir merkez olan limbik sisteme geçer. Beyin artık şunu sormaz: “Bu doğru mu, bu adil mi?”
Şunu sorar: “Beni tehdit ediyor mu?”
Tehdit algısı yükselen insan daha sabırsız, daha benmerkezci ve daha sert olur. Bu kötülük değildir; psikolojik daralmadır. İnsan başkasının duygusunu taşıyacak alan bulamaz, çünkü kendi içi doludur.
Bir diğer faktör duygusal yorgunluktur. Sürekli kriz, sürekli gündem, sürekli tetikte olma hâli empatiyi aşındırır. Empati bir erdem değil, bir kapasitedir. Kapasite dolduğunda iyi niyet bile çalışmaz. Bu yüzden insanlar artık daha çabuk sinirleniyor, daha kolay kırıyor, daha az dinliyor.
Toplumsal düzeyde ise bir duyarsızlaşma süreci yaşanıyor. Kötülüğe sık maruz kalan zihin, korunmak için hissizleşir. Bu hissizlik zamanla “umursamazlık” olarak görünür. Oysa bu da bir savunma mekanizmasıdır.
Yani insanlar bir sabah uyanıp kötü olmadı.
İnsanlar yoruldu, daraldı, regüle olamaz hâle geldi.
Elbette bu, yapılan davranışları meşrulaştırmaz. Ama doğru teşhis olmadan çözüm de olmaz. Sorunu “insanlar çok kötü” diye özetlemek, meseleyi kapatır. Oysa soru şudur:
İnsanları bu kadar sert, bu kadar tahammülsüz ve bu kadar yalnız bırakan psikolojik iklim ne?
Belki de kötülük sandığımız şey, tedavi edilmemiş bir toplumsal yorgunluğun sonucudur.