Sonsuzluğa kanat açanlar” serisinden: Son Uçuş, Sonsuz Hasret

Azerbaycan’ın sınırları ve gökyüzü her zaman vatanseverlik ruhuyla süslenmiştir.

30 Kasım 2021 tarihinde, her zaman olduğu gibi, vatanın gökyüzü ömürlerini ona adayan pilotlara kucak açarak onları bir sonraki görevlerine uğurlayacaktı.

Tatbikata hazırlanıyorlardı. Az sonra, masmavi gökyüzü onları yeniden kucaklayacak, vatanın emniyeti yolunda onlara başarılar dileyecekti.

Onlar yine gökyüzüne-kendilerinin ebedi mekanlarının korunmasına odaklanmışlardı.

O gün de onlar için alıştıkları bir gün olmalıydı, ama olmadı…

O gün onlar tükenmez sevdaları olan gökyüzüne son defa selam verip vedalaşacaklardı.

Helikopterde olan vatan şahinleri bu tatbikatın onlar için son görev olacağından habersiz idiler.

Hızı bölgesindeki “Karaheybet” hava üssünde, Devlet Sınır Hizmeti’ne ait “Mi-17” helikopterinin kaza yapması, Azerbaycan askeri tarihinde en ağır felaketlerden biri olarak hafızalara kazındı.

Tatbikat uçuşu sırasında aniden meydana gelen bu kazada üçü albay, beşi binbaşı, dördü yüzbaşı, ikisi teğmen ve biri sözleşmeli personel olmak üzere 14 asker şehit oldu, iki kişi ise yaralandı. Onlar, Devlet Sınır Hizmeti’nin en profesyonel, en tecrübeli vatan evlatlarıydı.

Bu yiğitlerin kahramanlığı yalnız “Karaheybet” ile sınırlı değildir. İkinci Karabağ Savaşında da “Mi-17” helikopterlerinin pilotları, savaş meydanında eşsiz bir cesaret sergileyerek düşman güçlerine yıkıcı darbeler indirmişlerdi.

Onlar Azerbaycan Silahlı Kuvvetleri ve Devlet Sınır Hizmetinin en önemli hava araçlarından biri olan “Mİ-17” ile savaş operasyonlarında keşif, askeri yük taşınması ve operasyonlara destek görevlerini yerine getirmişler.

Özellikle sınır karakollarının ve diğer birliklerin zor arazi koşullarına sahip bölgelere hızlı bir şekilde ulaştırılması ve savaş operasyonlarının sağlanmasında “Mi-17” helikopterleri önemli bir rol üstlenmiştir.

Pilotlarımız Vatanın özgürlüğü ve egemenliği uğruna canlarını tehlikeye atmış, vatan sevgilerini fiilen kanıtlamışlardı.

Onlar, özgürlük, egemenlik ve toprak bütünlüğü uğruna canlarından geçmeği göze alan yiğitlerdir.

“Sonsuzluğa kanat açanlar” adlı bu proje onların yaşamını, fedakarlıklarını, vatana bağlılıklarını aydınlatmak ve gelecek nesillere gerçek bir kahramanlık örneği olarak sunmak amacıyla kaleme alınıyor.

Projemizin sıradaki kahramanı ŞEHİT pilot, Binbaşı Elmir Hesenovdur.

ŞEHİT eşi…Bu ad sadece bir insanın statüsü değildir.Bu ad, bir ömrün taşıdığı en ağır yük, en büyük sabır ve en derin acıdır.

ŞEHİT eşi- bir gün kapısından çıkıp “yakında döneceğim” diyen adamın sesine hasret kalan kadındır.O kadın öyle bir boşlukla yaşar ki, zaman geçse de, yıllar geçse de o boşluğun yeri hiçbir zaman dolmaz.

Herkes için hayat devam eder.Ama ŞEHİT eşi için zaman bir günün içinde durur.O, her sabah gözlerini açtığında yokluğun değişmeyen gerçeğiyle yüz yüze kalır.

Dolapta asılı kalan bir gömlek, masanın üzerinde unutulmuş bir eşya, çerçeveden bakan bir fotoğraf…Bunların her biri onun için canlı bir hatıraya dönüşür.

Bu kadınlardan biri de Karaheybet faciası şehitlerinden olan pilot, binbaşı Elmir Hesenov’un hayat arkadaşı Günel Hesenova’dır.

Şehidimizin yarım kalan, bitmeyen bir aşkla sonlanan hayat hikâyesini Günel Hanım’ın hatıralarında sizlere sunacağım…

Binbaşı Elmir Hesenov ailesine, çocuklarına bağlı bir insandı. Herkesle iyi anlaşır, çocukla çocuk gibi, büyükle büyük gibi davranırdı.

Çok ileri görüşlüydü. Herhangi bir konuda zor soru karşısında kalan insanlara değerli tavsiyeler verir, gücü yettiği kadar yardım ederdi.

Köy hayatını, doğada vakit geçirmeyi çok severdi.

Balık tutmak, kuş avlamak hobisiydi. Avdan, avcılıktan söz düşerken derdi ki, “Emekliye ayrılır ayrılmaz kendime bir “Niva”markalı araba alacağım, onunla ava gideceğim.”

Derler ya, “Sen saydığını say, bak felek ne sayıyor.” Elmir ne emekliye ayrılabildi, ne de “Niva” markalı araba alabildi.

Birçok arzusu gibi bu da yarım kaldı…

Ama yakınları, onu tanıyanlar onun karakterini iyi bilirlerdi.

Günel Hanım titrek bir sesle konuşmaya, Elmir’li günlerinin özlemini paylaşmaya başlıyor:

“Elmir hayat dolu, neşeli bir insandı. Ama sahip olduğu subaylık mesleği onu çok ciddi biri gibi gösteriyordu.

Dans etmeyi, müzik dinlemeyi çok severdi. En çok da sözleri merhum şairimiz M. Araz’a, müziği Niyameddin Musayev’e ait olan ‘Dünya senin, dünya benim, dünya hiç kimsenin’ şarkısını severdi.

İşten yorgun geldiğinde büyük kızımız Nuray’a derdi ki, televizyonu aç, o şarkıyı dinleyelim. Nuray da internetten bu şarkıyı bulup açardı. Elmir de hevesle bu şarkıyı dinler, bazen de oynardı. Sanki bu şarkıyla yorgunluğunu atardı.

Küçük kızımız Elay onun için bambaşka bir dünyaydı.

İşten ne kadar yorgun gelse de, Elay’ın hiçbir sözünü geri çevirmezdi. Bazen kızardım ki, çocukları çok şımartıyorsun. Büyüdükçe bizim için zor olacak. Derdi ki, “Karışma, benim hoşuma gidiyor.”

Gerçekten de zor oldu… Çocukların sorularına cevap vermek…

“Babam nerede? Babam gelsin. Herkesin babası var, benim neden babam yok? Ben daha çok küçüğüm, babamı istiyorum, özlüyorum…”

Bu sözlerin, bu soruların karşısında güçlü durmak çok zor.

Yani aradan yıllar geçmesine rağmen bazen yine öyle anlar oluyor ki çocuklar o soruları soruyor, bu sorulara cevap arıyorlar. Ben yine o sorular karşısında çaresiz kalıyorum.

Onları rahatlatacak bir cevap bulamıyorum.”

ŞEHİT eşi konuşuyor, ben ise onun anlattıklarını bir film şeridi gibi gözümün önünde canlandırmaya çalışıyorum. Onunla ilgili her an sanki bir film sahnesine benziyor…

“Elmir bizi hiçbir zaman yalnız bırakıp gitmezdi. Hiçbir zaman bizi böyle dertli görmek istemez, bir damla gözyaşımıza bile dayanamazdı. Çok yufka yürekliydi. Herkesin derdine üzülürdü. Derdi olan herkesin acısını paylaşır, o derdi onunla birlikte yüreğinde taşırdı.

Ama gün geldi, kendisi bizi en ağır dertle, onsuzlukla baş başa bıraktı. Şimdi herkes onun için ağlıyor.

Ona kırgınım. Bana söz vermişti ki, “Ben nerede olursam olayım seni de yanıma alacağım, her zaman yanımda olacaksın.”

Ama bu kez götürmedi. Bu yüzden ona biraz kırgınım…”

Günel Hanım, Elmir’le ilk tanışmasını şöyle anlattı:

“Elmir’le tanışmam Göytepe’de oldu. Kardeşim askerdi ve onların evinin yanındaki askeri birlikte görev yapıyordu. Biz de kardeşimi görmek için oraya gitmiştik.

Bizi Elmir’in ailesiyle tanıştırmışlardı. Elmir’in annesi, kayınvalidem, teyzemin eşinin akrabasıdır.

Kardeşim izne çıktığında gidip onlarda dinlenelim, onunla vakit geçirelim diye bizi tanıştırmışlardı.

Askeri birliğe gittik, kardeşimi görmeye. Elmir de gelmişti oraya. Kardeşi ve babası da onunla birlikte gelmişlerdi.

İlk kez de orada gördüm onu. Orada kardeşimle fotoğraf çektirdik. Eve geldikten sonra Elmir bana dedi ki, “Telefonunu bana verebilir misin, fotoğraflara bakayım?”

Ben de verdim. Telefonu verdikten sonra gördüm başka bir odaya geçti. Şüphelendim. Hemen çağırdım ki, telefonu bana ver. Hatta annem dedi ki, “Ne var bunda, çocuk fotoğraflara bakıp verecek.” Dedim ki, “Hayır, burada baksın.”

Bakü’ye, eve döndük. Akşam üzeriydi. Gördüm telefonuma mesaj geldi: “Seni görür görmez senden hoşlandım. Seni özlemeye başladım.” Sonunda da Elmir yazıyordu. Önce ondan geldiğine inanmadım. Çünkü düşündüm ki, benim numaramı nereden bulabilir? Çünkü oradayken ondan bana karşı garip hiçbir şey hissetmemiştim.

Sonra baktım mesajlar çoğaldı, durmadan yazıyordu. Ben de her defasında sert tepki veriyordum: “Bana yazma, seni tanımak istemiyorum.”

Ama baktım ki vazgeçmiyor.

Altı aya kadar ben reddetsem de, o vazgeçmedi. Sonunda dedim ki, bir şans vereyim, bakalım ne olacak.

Dedim ki, “Tamam, konuşalım, birbirimizi tanıyalım. Ama ben kasabaya alışamam, orada yaşayamam. Sen orada, ben burada nasıl olacak?”

Dedi ki, “İşim gereği ben de hala kendim nerede olacağımı bilmiyorum.”

O zaman ikimiz de öğrenciydik. “Ben nerede olursam olayım, ister kasabada,ister köyde, ister Bakü’de, seni yanıma alacağım. Birlikte olursak hiçbir zorluğumuz olmaz. Senin zorluk çekmene asla izin vermem.”

2010 yılında evlendik. Evlendikten sonra Elmir’i ilk görev yeri olarak Göytepe’ye üç aylık eğitime gönderdiler.

Biz Göytepe’ye gittik. Orada üç ay boyunca ben oralara alışamadım. Çok sıkılıyordum. Hayatımda hiç Bakü dışına çıkmadığım için köy, kasaba ortamı bana zor geliyordu.

Bakü’ye dönerken Sengeçal’dan geçiyorduk. Orada bana helikopterleri gösterdi. Dedi ki, “Bak, bu helikopterleri görüyor musun? Havacılığa başvurmak, kursa gitmek, gelip burada görev yapmak istiyorum.

Burası Bakü’ye yakın. Eğer yanımda olursan, bana destek verirsen ben bütün zorlukların üstesinden gelirim.”

Havacılık kursuna kabul edilmek için komisyondan geçmek çok zordu. Herkesi oraya kabul etmiyorlardı. Ama zorluğuna rağmen komisyondan geçti, kursa başladı. Çok çalışıyordu. Her gün sabah 05.00’te kalkıyorduk. İkimiz birlikte ders çalışıyorduk. Sanki Elmir’le birlikte ben de o kursu bitirdim. Ona çok destek oldum. Çünkü pilot olmak onun en büyük hayaliydi.

Kursu bitirdikten sonra Sengeçal’a geldi. Askerî pilot olarak göreve başladı.

Mesleğini çok seviyordu. Gökyüzünde uçmaktan büyük keyif alıyordu.

Birkaç yıl içinde profesyonel pilot oldu ve defalarca zorlu uçuş görevlerini başarıyla yerine getirdi.

Gece uçuşlarını her pilota vermezler. Ama Elmir gece uçuşu yapan pilotlardan biri oldu…”

Sevdiği, sevgisini ve ömrünü emanet ettiği, mutlu günleri bir anda elinden alınan insanla ilgili anıları paylaşmanın ne kadar ağır olduğunu anlamak zor değil.

Bu hatıralarda hem yarım kalan hayallerin acısı hem de bir zamanlar yaşanan mutlu günlerin hüznü var.

Her cümle onların yüreğinde yeniden açılan bir yara, her hatıra ise geri dönmeyecek günlerin silinmeyen izidir…

“Asker ailesi olmak çok zordur. Ama diğer yandan onur vericidir. Ben her zaman Elmir’le gurur duydum.Doğrusu biz bayram nedir bilmedik. Doğum günleri, düğünler… Birçok davete yalnız gittim. Ama bütün bunlara rağmen bir asker eşi olmak benim için her zaman büyük bir onurdu.

Her zaman önceden sorardım; çocukların doğum günü var, ne yapacağız, nerede kutlayacağız? O da derdi ki, “Daha bilmiyorum. Bana hiçbir şeyi önceden sorma. Çünkü her an her şey olabilir.

O gün bana sorarsın, ben de sana nerede olacağımı, gelip gelemeyeceğimi söylerim.”

Toprakların alınmasını çok istiyordu.

Sık sık ateşkes bozuluyordu. Karşı taraf rahat durmuyordu. Sürekli ateş açıyorlardı, yaralılarımız oluyordu, ŞEHİT veriyorduk.

Bu yüzden her zaman derdi ki, bir emir verilseydi gider savaşırdık.

44 günlük Karabağ Savaşı başlamadan önce, sanırım 23-24 Eylül civarıydı, Elmir evden çıktı. Dedi ki: “Ben gidiyorum ama nereye gittiğimi söyleyemem. Kendinize dikkat edin, çocuklar sana emanet.”

Ben de ondan rica ettim ki, nerede olursan ol beni habersiz bırakma. Hiç olmazsa günde bir kez, bir dakikalığına da olsa beni ara, iyi olduğunu söyle.

Böylece onu uğurladık, gitti. 26 Eylül gecesini 27’sine bağlayan gece savaş başladı.

Sabah erkenden de helikopterin vurulduğu haberini aldık. Savaş başlar başlamaz Elmir’lerin helikopteri vurulmuştu. Çok endişelendik. İletişim kuramıyorduk. Sonunda bağlantı sağlandı. Elmir’in sağ olduğunu öğrendik. ŞEHİT olanlar ise onun çalışma arkadaşlarıydı.

Çok ağır dönemlerden geçtik. Savaş sırasında yaralıları, şehitleri Elmir’ler taşıyor, cepheye silah ve mühimmat götürüyorlardı.

Bunların hiçbirinden haberimiz yoktu. Bu konuda bize hiçbir şey söylemiyordu.

Savaş döneminde kardeşi ağır yaralanmıştı. Bu yüzden Elmir çok endişeliydi. Çünkü genelde en önde onlar oluyordu.

İlk zafer haberini de bana Elmir vermişti. Sanırım gece saat 03.00 civarıydı. Elmir arayıp, “Nasılsınız, çocuklar nasıl?” dedi. Endişelendim. Dedim ki, “Sen bu saatte aramazsın, bir şey mi oldu?”

“Merak etme, güzel bir şey oldu. Televizyonu aç, Cumhurbaşkanı konuşma yapacak, savaş bitti.”-dedi.

Nasıl sevindiysem evde uyuyan kim varsa hepsini uyandırdım. Allah’a şükrettim ki savaş bitti.

Elmir, silah arkadaşlarını kaybettiği için çok sarsılmıştı. Çok üzülüyordu. Savaştan bize bahsetmezdi. Ara sıra keyfi yerindeyken anlatırdı, sonra da duygulanıp ağlardı. Onun arada anlattıklarından savaş döneminde neler yaşadığını, nerelerde bulunduğunu, nelerle karşılaştığını hissederdik.

Doğru, savaş 10 Kasım’da bitmişti ama askerleri hâlâ eve göndermiyorlardı. Elmir yıl sonuna doğru eve geldi.

Ondan sonra alınan topraklara sık sık uçuş yapıyorlardı. Elmir özellikle Kubadlı’da görev yapıyordu. Son kez de 26 Kasım’da Kubadlı’dan dönmüştü.

O gün bir düğün vardı. Saat yaklaşık 20.00 olmuştu, arayıp dedi ki, “Kıyafetlerimi hazırla, düğüne gideceğim.” Ben de “Bu saatte ne düğünü, sen gidene kadar düğün biter.”-dedim. Oysa “Yok, en azından bir saat de olsa gidip o düğünde bulunmalıyım.”-cevabını verdi.

Geldi, hızlıca üstünü değiştirdi, çocuklarla görüştü. “Uyumayın, baba gidip gelsin, sizinle çok oynayacak, vakit geçirecek.”dedi.

Düğünden döndü. 27 Eylül pazar günüydü. Saatinin pili bitmişti. Saatini aldı, “Ben gidip pilini değiştireyim,” dedi. O an şu sözü hatırladım: “Saatin durması iyiye işaret değildir, derler.”

Sonra arabanın kumandasını da götürdü ki ‘onun da pilini değiştireyim, geliyorum”deyip çıktı.

O gün annemlere gittik, akşam eve döndük.

Eve geldikten sonra bana dedi ki, “Sana bir şey söyleyeyim, bana hakkını helal eder misin? Olur ya, genç olmuşuz, kalbini kırmışımdır, seni üzmüşümdür. Bana hakkını helal et.”

Ben de dedim ki, “Gece gece bu nasıl söz? Ne helalliği? Durup dururken ne oldu ki benden helallik istiyorsun? Böyle şeyler konuşma.”

“Yok, sen bana hakkını helal ettiğini söylemezsen peşini bırakmayacağım,” dedi ve inat etti.

İkna olmayacağını görünce, “Tamam, ne hakkım varsa helal olsun,” dedim.

Arabanın yedek anahtarını da uzatıp, “Bu sende kalsın,” diye ekledi.

Çocukları okula götürürken çoğu zaman arabayı okulun yanında bırakırdı. Oradan iş arkadaşlarıyla birlikte işe gider, aralarında sırayla araba kullanırlardı.

“Araba orada olunca hava soğuk olursa gidip arabada oturun, beni bekleyin. Ben gelince eve döneriz,” diye tembihledi. Ben de “Tamam” diyerek karşılık verdim.

29 Eylül’de işten geldi. Çok yorgundu. “Bugün çok ağır uçuşlarımız oldu,” dedi. Yemeğini yedi. Evde olduğu zamanlarda genelde saat 21.00 ya da 22.00 olur olmaz uyurdu. Çünkü sabah erkenden, saat 05.30’da kalkardı.

Ama o gece erken yatmadı. Neden uyumadığını sorduğumda, “Nedense uykum gelmiyor,” diye karşılık verdi.

Biraz çocuklarla oynadı. Müzik açtılar, dans ettiler, konuştular, güldüler.

30 Kasım sabahı yine saat 05.30’da alarm çaldı. Her zaman önce ben kalkardım, kahvaltı masasını hazırlardım. Sonra Elmir’i uyandırırdım. Onu uyandırdığımda, “Kalkmak istemiyorum, işe gitmeye hiç hevesim yok, uyumak istiyorum,” diye söylendi. Hava da çok rüzgârlıydı.

Ben de biraz daha uyumasını, geç gidebileceğini söyledim.

Ama “Yok, uyuyamam, bugün uçuşum var,” diyerek karşı çıktı.

Ben ise, “Ne uçuşu? Görmüyor musun hava nasıl, rüzgâr ortalığı dağıtıyor?” diye üsteledim.

“Olmaz, sen bizim işi bilmiyor musun? Uçuşum var, gitmem lazım,” diye karşılık verdi.

Ben ise, “Sen kaç yıllık pilotsun, böyle havada uçulmayacağını bilmiyor musun?

Bunu ben bile biliyorum. Böyle havada uçuşa izin vermezler. Göreceksin, uçuşu iptal edecekler, bugün uçmayacaksınız,” diyerek ısrar ettim.

“Diyorum ya uçuşum var, demek ki gitmem gerekiyor,” sözlerini bu kez biraz sinirli bir şekilde söyledi.

Biz müstakil evde yaşadığımız için, evden çıkarken onu her zaman dış kapıya kadar uğurlardım.

Bu kez nedense evin kapısından çıkarken kapıyı kapattı ve “Gelme” dedi.

Dedim ki, “Neden, bırak geleyim.”

Dedi ki, “Gelme, git yat, hava çok soğuk.”

O çıktı. Ben de gidip uzandım. Uyku bastırmış, uyuyakalmışım. Çok ağır bir rüya görerek uyandım.

Rüyamda dişimi çekiyorlardı. Korkunç bir acı hissediyordum. Sanki kalbimi yerinden söküyorlardı. Ağzım da kan doluydu. Rüyamı olduğu gibi anlatıyorum.

Başımı kaldırdım ki ağzımdaki kanı temizleyeyim, gözümü açtım ve bunun rüya olduğunu gördüm.

Allah’a şükrettim ki, şükürler olsun sadece rüyaymış, gerçek değilmiş. Ama acıyı sanki gerçekten hissediyordum.

Hemen kalkıp saate baktım, gördüm 10.20 olmuş. Dedim ki, “Eyvah, uyuyup kalmışım.” Çocukların dersleri öğleden sonra başlıyordu.

Yemek hazırladım, çocuklar yemek yedi, onları okula hazırladım. Ne telefona bakmaya vaktim olmuştu ne de televizyonu açmıştım. Hiçbir şeyden haberim yoktu.

Bir baktım telefonlar gelmeye başladı. Elmir’in tuşlu telefonu evdeydi. Dersten geç çıktığı için telefonu büyük kızımız Nuray’a vermişti. Ona, “Telefonu yanına al ama başka numaralardan arama gelirse açma, sadece ben ararsam aç,” diye tembihlemişti.

Gördüm ki bu telefona sürekli aramalar geliyor. Ben de,“Baban izin vermiyor, açmayalım,” dedim.

Neyse, aramalara cevap vermedik. Şoför geldi, biz de arabaya binip okula gitmek için yola çıktık. Bir baktım kayınbiraderim arıyor. Numaranın ona ait olduğunu tanıyıp açtım.

“Günel, sen misin? Elmir’in telefonu sende mi?” diye sordu.

Telefonun bende olduğunu, Elmir’in onu evde bıraktığını söyledim.

Ardından, “Ben de tam bilmiyorum ama bir kaza olmuş diyorlar. Elmir’lerin helikopteri düşmüş. Sen neredesin?” dedi.

Çocukları okula götürdüğümü söyleyip ne yapmam gerektiğini sordum.

“Biz de iletişim kuramıyoruz, henüz net bir bilgimiz yok,” diye karşılık verdi.

Çok geçmeden kayınpederim aradı. “Günel, Elmir’e ulaşamıyoruz. Ne haber var, ne diyorlar? Herkes konuşuyor, televizyon haber veriyor,” diyordu.

Ben ise hiçbir şeyden haberim olmadığını söyledim.

Ardından tekrar kayınbiraderimi aradım. O da Bakü’ye geldiğini, benim ise eve gidip ondan haber beklememi söyledi.

O anda ne yapacağımı şaşırdım. Çocukları okula bırakıp bırakmamak arasında kararsız kaldım. Küçük kızımı derse bırakmıştım ama büyük kızımı henüz bırakmamıştım.

Okulun bahçesinde ağlamaya başladım. Büyük kızım dedi ki, “Anne, ben derse girmiyorum, seninle eve geliyorum.” Küçük kızı da alıp eve döndük.

Eve geldikten sonra Elmir’in teyzesinin oğlu vardı, yakınlarda oturuyordu. Onları aradım. Eşine dedim ki, “Bize gel. Böyle bir olay olmuş. Gel, evde yalnızım, yanımda ol. Kendimi kaybetmiş durumdayım, ne yapacağımı bilmiyorum.”

İlk önce o geldi, ardından komşular, duyanlar, bilenler, akrabalar, annem, babam…

Zaman geçtikçe evin bahçesi insanlarla dolmaya başladı.

Benim ne telefona, ne de televizyona bakmama izin vermiyorlardı. Teyzesinin oğlu dedi ki, “Merak etme, hastaneye gidiyorum. Eğer yaralıysa mutlaka hastaneye getirecekler. Gidip hastanenin önünde bekleyelim.”

Kimi hastaneye gidiyordu, kimi Hızı’ya… Kısacası ortalık birbirine karışmıştı.

Ben hâlâ olanları tam anlayamıyordum. Yaralı olduğunu düşünüyordum. Çocukları sakinleştirmek için de, “Merak etmeyin, babanız yaralı. Onu hastaneye getirecekler, iyi olacak,” diyordum.

Ama zaman geçtikçe ne olduğunu yavaş yavaş anlamaya başlamıştım. Evimize akın akın gelen insanların neden toplandığını artık fark ediyordum.

Babam yukarı çıktı, bana dedi ki, “Kızım, Elmir artık yok… Başımız sağ olsun.”

Elmir’in şehadet haberini bana ilk babam verdi.

Çünkü o sözü bana söylemeye kimsenin cesareti yetmiyordu.

O an benim için bütün dünyada hayat durdu…”

Gözyaşları içinde sözlerini böyle tamamlıyor ŞEHİT Hanımı.

O konuştukça zihnimde tek bir soru dolaşıyordu:

Neden toplum çoğu zaman ŞEHİDİN kahramanlığından söz ediyor da, o kahramanın yokluğuyla ömür boyu yaşayan, kalbindeki sessiz mücadeleyi tek başına veren kadını görmüyor?

Oysa ŞEHİT eşi görünmeyen cephenin en cesur savaşçısıdır.

O, her gün anılarla savaşır, özlemle savaşır, kaybıyla savaşır…

Ve bütün bu savaşların içinde yine de dimdik ayakta durur…

Bu kahraman kadınların verdiği mücadeleyi görmezden gelmeyelim…

ÖZGEÇMİŞ

Hesenov Elmir Mircelil oğlu, 1988 yılında Celilabad şehrinin Göytepe kasabasında doğdu. 1995 Yılında Göytepe Şehir 1 Numaralı Okulu’nda eğitim hayatına başladı ve 2006 yılında aynı okuldan mezun oldu.

2006-2010 yılları arasında Haydar Aliyev adına Devlet Güvenlik Hizmeti Akademisi’nde eğitimini sürdürdü. 2010 yılında akademiden mezun olduktan sonra Milli Havacılık Akademisi’nde kurs aldı ve ardından Devlet Sınır Hizmeti’nin havacılık biriminde pilot olarak göreve başladı.

Görev yaptığı süre boyunca 1 nişan ve 7 madalya ile ödüllendirildi.

2.Karabağ Savaşı’na katıldı ve gösterdiği hizmetlerden dolayı Cumhurbaşkanı İlham Aliyev tarafından 3. dereceli “Vatana Hizmete Göre” nişanı ile ödüllendirildi.

30 Kasım 2021 tarihinde eğitim uçuşu sırasında Karaheybet Havacılık Poligonu’nda helikopterin düşmesi sonucu 13 mürettebat üyesiyle birlikte ŞEHİTLİK mertebesine ulaştı.

Filo komutanı olan Binbaşı E. Hesenov’un iki kız evladı Vatana emanettir.

Halide Halid

Araştırmacı yazar“

< type="adsense" data-ad-client="ca-pub-3844663626812831">