Şükür ve Şikayet

Kuran-ı Kerim’in ilk suresi Fatiha’dır. Fatiha, Kuran’ın anahtarı anlamına gelir, kelime anlamı olarak. Buna Kuran’ın ana teması, kalbi, özeti, ya da Kuran’a giriş kapısı diyebiliriz.

Bu surenin ilk ayeti de “Alemlerin Rabbine Hamdolsun” diye başlar. Aslına, İslam’da en temel esas imandır. İman olmadan bir şeyin değeri yoktur Allah katında. Mesela; namaz, zekat ve diğer emirlerden daha önce ilk ayette “Hamt etme Ahlakı” öğretiliyor Müslümanlara. Buna şükretme, teşekkür de diyebiliriz. Gerçekten toplumun sükûnetini, olgunluğunu, yardımlaşmayı barındıran; hırçınlığı, doyumsuzluğu, menfaati, nankörlüğü, stresi, huzursuzluğu dışlayan bir ayet bu. Allah’a hamt edebilen bir toplumda her türlü huzuru bulmak mümkün aslında.

İnsan her haline hamt etmesi çok anlamlıdır. Mesela marka elbiseye ulaşamayan, arabası, evi, konforu olmayan insan, ‘neye hamt edeyim, zaten bir şeyim yok’ dese de, aslında ondan daha kötü durumdakilere baktığında kendi durumunun güzelliğini görür. Hasta olan, ağrılı bir hastadan, ağrılı bir hasta, yatalaktan, yatalak bir hasta, yatakta kıpırdayamayan bir hastadan daha iyi şartlarda olduğu için hamt eder. Ama kendinden iyi olanlara da gıpta edip, onlar gibi olmak için de bir çabası olur zaten.

Hamdı bilmeyen insan, daima durumundan şikayet eder. Hatta başkalarının durumlarında da şikayet eder. O daima bitmeyen zirve nimetlere ulaşamadığı için sürekli huzursuzdur. Her sahip olduğu nimet onun için anlamsızdır. Karun gibi zenginliğe sahip olan da ha bire daha yükseğe ulaşmak için ne zulümler, ne haksızlıklar, sömürmeleri kendine mubah görmüştür.

Hamdı bilmeyen, çevresine sürekli kara tablolar çizer, felaket tellallığı yapar. Mutlu insanda bile mutsuzluklar görür. Bulunduğu ortamda huzur kalmaz. Çevresini de şükürden arındırıp, karamsarlığa gömer. Hiçbir nimet ona zevk vermez.

Bu nedenle belki 40 yıl önce insanların arabası, evi, doğalgaz ve elektriği yoktu. İşine yürüyerek giderdi. İş makinaları yoktu, bedensel çalışırdı. Mesai yapardı, az maaş alırdı, ailesi kalabalıktı, doktora gidemez, sosyal hizmetlerden yararlanamazdı. Bu gün sahip olduklarımız, o dönemde cumhurbaşkanında vardı. Halk sefalet içindeydi tabiri caizse. Ama insanlar huzurluydu, mutluydu. Esprili, şakacı, kahkahası olurdu. Aile ziyaretlerine gidilir, misafir ağırlanırdı. Yoklukta, ikram eder, bir verdiğine Allah bin verir, diye inanırdı. Bütün bu huzurlu ortamı şükretme, olumlu bakma, Allah’a güvenme sağlardı.

Bu gün geldiğimiz noktada hırçın bir toplum var. Hangi refah seviyesinde olursa olsun memnun değil, şikayetçi. Daima azımsayan, yokluğa dayanamayan, varlığı görmeyen, daima yukarıyla kıyaslayıp, aşağıya hiç bakmayan, evi, evindeki konforu, arabası, işi, ailesi kısaca her nimete ulaşmış olsa da bitmeyen talep ve ihtiyaçlar üreterek, kendisini mutsuz ve şikayetçi etmeyi her zaman başarabiliyor.

Fatiha’nın ilk ayetini anlamayı bırakan toplum, Avrupa’nın stres, huzursuz, varlık içinde boğulurken yokluğunu yaşayan, göl de yüzerken susuzluktan çatlayan bir insan toplumu oluşturduk sistem olarak.

Bu nedenle Müslümanın ilk görevi ilk ayetin buyruğuna eğilip, yeniden kendimizi inşa etmemiz lazım ki, mutluluk tekrar bize dönsün.

< type="adsense" data-ad-client="ca-pub-3844663626812831">