Tek Başına Mücadele Eden Kadın

Bir Kadının Mücadelesi, Bir Toplumun Meselesidir

Tek başına mücadele eden kadın, yalnızca kendi hayatıyla değil toplumun ona biçtiği rollerle de mücadele eder. Psikolojide öz-yeterlik ve psikolojik dayanıklılık, bireyin zorluklar karşısında kendi kapasitesine güvenmesini ve yeniden ayağa kalkabilmesini açıklayan önemli kavramlardır. Ancak bu mücadele yalnızca bireysel değildir. Toplumun kadınlara yüklediği beklentiler, görünürlük ve sosyal destek de bu sürecin önemli parçalarıdır.

Kendi kararlarını veren, ekonomik ve sosyal olarak bağımsızlaşan kadın bazen “fazla güçlü”, “fazla iddialı” ya da “sert” olarak etiketlenebilir. Oysa mesele güç gösterisi değil, özne olabilmektir. Bir kadının kendi hayatı hakkında karar verebilmesi, yalnızca kişisel bir özgürlük meselesi değildir. Aynı zamanda toplumdaki eşitlik anlayışının da bir göstergesidir. Kadının eğitimde, iş hayatında, siyasette ve kamusal yaşamda kendi iradesiyle var olabilmesi toplumun gelişmişliği ve demokratik katılım kültürü açısından da önem taşır. Siyaset de tam burada anlam kazanır. Kadının yalnızca toplumun kararlarından etkilenen bir birey değil, karar alma süreçlerine katılan, söz söyleyen ve kamusal alanda varlık gösteren bir özne olması demokratik toplumun temel meselelerinden biridir. Çünkü kadınların hayatını etkileyen kararların alındığı masalarda kadınların da bulunması, yalnızca kadınların değil, toplumun tamamının temsil edilmesi anlamına gelir. Kadınların deneyimleri, ihtiyaçları ve bakış açıları karar mekanizmalarına taşındığında siyaset yalnızca bir yönetim alanı olmaktan çıkar. Toplumun farklı kesimlerinin kendisini ifade edebildiği bir katılım alanına dönüşür. Bu nedenle kadınların siyasette, iş hayatında ve toplumun her alanında daha görünür olması yalnızca kadın meselesi değildir. Temsil, fırsat eşitliği ve toplumsal katılım meselesidir.

Üstelik tek başına mücadele eden kadınların hikâyelerinde önemli bir ortak nokta vardır: Çoğu zaman önce kendi gücünü keşfetmek zorunda kalırlar. Kendi kararlarının arkasında durmayı, eleştirilere rağmen yürümeyi ve başkalarının kendileri hakkında oluşturduğu yargılarla kendi değerlerini birbirinden ayırmayı öğrenirler. Ancak güçlü olmak, her şeyi tek başına yapmak anlamına gelmez. Sağlıklı bir toplum, kadınlardan sürekli dayanıklı olmalarını bekleyen değil, onların dayanışma içinde güçlenebilecekleri koşulları oluşturan toplumdur. Tek başına mücadele eden kadınların hikâyesi bize şunu hatırlatır:

Kadınların güçlü olmak zorunda olmadığı, güçlerini özgürce kullanabilecekleri bir toplum inşa etmek gerekir.

Çünkü asıl mesele, kadının her şeyi tek başına başarması değil hiçbir kadının yoluna devam edebilmek için yalnız kalmak zorunda olmadığı bir düzen kurabilmektir. Bir kadının önündeki engeli aşması yalnızca kendi hayatını değiştirmez. Onun açtığı yol, kendisinden sonra gelecek kadınlar için de bir ihtimale dönüşür. Bir kadının siyasette söz sahibi olması, başka bir kadına “Ben de bu alanda var olabilirim.” deme cesareti verebilir. Bir kadının kendi emeğiyle kurduğu hayat, başka bir kadının kendi potansiyelini fark etmesine vesile olabilir. Bu nedenle kadınların mücadelesini yalnızca bireysel başarı hikâyeleri olarak görmek eksik kalır. Bireysel cesaret, toplumsal değişimin başlangıç noktalarından biridir.

Çünkü bir kadının kendi yolunu açması yalnızca onun hikâyesi değildir.

Bazen o yol, kendisinden sonra gelecek yüzlerce kadının yürüyebileceği bir yola dönüşür.Çünkü kadınların özgür ve güçlü olmadığı bir toplumun, gerçekten güçlü bir gelecek kurması mümkün değildir.

< type="adsense" data-ad-client="ca-pub-3844663626812831">