Yavaşlamanın Psikolojisi

Bazen insan yaşamayı unutur. Hayatın temposu hızlandıkça zihin de hızlanır. Yapılacaklar listesi uzar, düşünceler çoğalır; gelecek planları ve geçmişin yankıları zihnin içinde sürekli hareket eder. Bu hızın içinde çoğu insan yaşadığını zanneder; oysa psikolojide buna çoğu zaman “otomatik pilot” denir. Kişi günlerini geçirir ama o anın içinde gerçekten bulunmaz.

Psikoloji ve nörobilim araştırmaları, insan zihninin büyük bir bölümünü geçmişi düşünerek ya da geleceği planlayarak geçirdiğini gösterir. Harvard Üniversitesi’nde yapılan bir araştırmada insanların yaklaşık %47’sinin zihninin bulunduğu andan başka bir yerde olduğu ortaya konmuştur. Zihin dolaştıkça insanın iyi oluş hâli de azalır. Çünkü insan ruhu en çok şimdiki anla temas ettiğinde dengelenir.
İşte tam da bu yüzden farkındalık, yani mindfulness, modern psikolojide önemli bir kavram hâline gelmiştir. Farkındalık; kişinin bulunduğu anı yargılamadan, acele etmeden ve değiştirmeye çalışmadan gözlemleyebilme kapasitesidir. Araştırmalar, farkındalık pratiğinin stres hormonlarını azaltabildiğini, duygusal düzenlemeyi güçlendirdiğini ve kişinin yaşam doyumunu artırabildiğini göstermektedir.
Ancak farkındalık çoğu zaman büyük bir teknik değildir.
Bazen yalnızca yavaşlamakla başlar.
Rüzgârın yüzümüze değdiğini fark etmekle…
Bir ağacın çiçek açtığını görmekle…
Deniz kokusunun gerçekten burnumuza geldiğini hissetmekle…
Yavaşladığımızda çevremizdeki hayat görünür hâle gelir.
Bisiklet süren çocuklar, yürüyüş yapan insanlar, gülümseyen bir bebek, el ele yürüyen iki insan… Bunlar sıradan anlar gibi görünür ama aslında psikolojide duygusal temas anları olarak tanımlanır. İnsan zihni bu küçük deneyimler aracılığıyla güven, bağ ve yaşam hissi üretir.
Nörobilim bize şunu da söyler: İnsan bir şeyi gerçekten fark ettiğinde beynin dikkat ve duygu düzenleme ağları aktive olur. Bu da kişinin yalnızca çevresini değil, kendi iç dünyasını da daha net görmesine yardımcı olur.
Bu nedenle bazen iyileşme büyük kararlarla başlamaz.
Bazen iyileşme çok küçük bir seçimle başlar.
Bir yürüyüşe çıkmakla,
Kendine bir kahve ısmarlamakla,
Rüzgârın sesini duymakla,
Ayağımızın yere bastığını fark etmekle.
Çünkü insan gördükçe yaşamaya başlar.
Yaşadıkça hissetmeye başlar.
Hissettikçe de ruhu yavaş yavaş iyileşir.
Belki de hayatın bize söylediği şey tam olarak şudur:
Koşmak zorunda değilsin. Bazen gerçekten yaşamak için yavaşlamak gerekir.

< type="adsense" data-ad-client="ca-pub-3844663626812831">