Unutulmaya karşı, sessiz bir ölümsüzlük direnişi.

Yazmak… Ademoğlunun kendi benliğine doğru attığı en önemli adım. İnsanın kendini anlama ve anlatma, bilgisini aktarma, tarihe not düşme ve geleceğe uzanma çabası.

Karanlık mağara duvarlarına çizilen resimlerden çizgilere, sembollerden harflere, kelimelere ve en sonunda metinlere dönüşen bir hayatı kayıt altına alma gayreti.

İnsanoğlunun dünyada bıraktığı sessiz ama kalıcı iz.

Toprak tabletlerden dijital tabletlere uzanan bu serüven, yazının yalnızca bir iletişim aracı değil, insanın anılarını unutmaya karşı bulduğu en etkili çare olarak karşımıza çıkıyor.

Bu sayede her medeniyet yazıyla kanatlanmış, her kültür yazıyla aktarılmış, her hikaye yazıyla kalıcı olabilmiş.

Düşünülen, hayal edilen, bilinen ve farkında olunanın, hayata tutunmasını sağlamış yazmak.

Benim gibi kendini yazarak daha iyi ifade edenlerin korunaklı limanı olmuş.

Yazmak kıymetlidir…

Yazara verdiği değerlilik duygusu ve mutluluk ölçülemez.

Tarifsiz bir hazdır…

İnsan yazarken kendini tanımlar ve tamamlar. Yazdıkça özgürleşir. Her kelime, insanın iç dünyasından dışarı doğru açılan küçük bir kapı haline gelir. Yazmak, aslında insanı kendine yaklaştıran bir eylemdir de aynı zamanda.

İslami öğreti de yazmaya değer verir. Yaratılan ilk şeyin kalem olduğunu rivayet eder. Yazmanın ve kayıt altına almanın ilahi bir değer taşıdığını hatırlatır. Kur’an-ı Kerim’de “O insana kalemle yazmayı ve bilmediği şeyleri öğretti” buyrularak, öğrenmenin ve anlamanın anahtarının, yazıda saklı olduğuna dikkat çeker. Kalem Suresi’nde ise “Kaleme ve kalem ehlinin satır satır yazdıklarına yemin olsun ki…” ifadesiyle, insanın amellerinin kaydedilişine vurgu yapar. Yaratan’ın bile kayıt tuttuğuna olan inançla, yazının kutsiyeti daha da belirginleşir.

Yazmak, her defasında yazanın ve okuyanın dünyasını yeniden kurar, onları tazeler.

Okur, okuduğundan ilham aldığından itibaren, yazının misafiri değil adeta ortağıdır artık. Çünkü yazı, yazıldığı anda yazarının ruhunu taşırken, okunduğu anda okuyanın dünyasında tekrar hayat bulur. Okur-yazar ilişkisi derin bir maneviyat içerir. Yazar kelimeleri ile gönül hanesini imar eder, okur onu kendi penceresinden anlamlandırarak yeniden inşa eder. Yazarın kaleme aldığı duygu, okurun perspektifinde başka bir renge, başka bir nefese dönüşür. Bu ilişki belki elle tutulamaz ama yeryüzünün en gerçek bağlardan biridir. Yazıyı bir kişi neşreder belki ama milyonlara ulaşır. Her birinin dimağında başka bir hayale dönüşür. Yazı bu nedenle ölümsüzdür. Her okunduğunda yeniden doğar, değişir, devinir ve inkişaf eder.

Henüz okunmamış her yazı daha yeni yazılmıştır.

Peki ya yazı hiç bulunmamış olsaydı?

Yazamasaydık?

Duygularımızı kelimelere dönüştürme imkanımız olmasaydı?

Dünya nasıl bir yer olurdu?

Bilgiyi taşıyamayan, duyguyu saklayamayan, hatıraları koruyamayan bir dünya...

Yazı olmasaydı tarih olmazdı, bilimsel devrimler gerçekleşmezdi, devlet düzeni kurulamazdı. Ticaret, kültür, inanç ve gelenekler aktarılamazdı. Hayat sıradan bir var olma mücadelesine dönüşürdü. Yazısız bir dünya, sessizliğin ağır bastığı, insanlığın hafızasız kaldığı bir yer olurdu.

Peki günümüzün modern dünyasında, yazı bundan sonra nereye evrilecek?

Belki kağıdın kokusu şimdikinden de az olacak. Belki dijital ekranlar daha da çok kitap sayfalarının yerini alacak. Kalem yerine parmaklar, dokunmatik ekranlarda gezecek.

Yazı gelecekte nasıl bir biçim ve yöntemde kaleme alınacak olursa olsun, yine insanın iç sesinden doğacak ve yine bir okurun kalbinde yankı bulacak.

Çünkü yazının varlık nedeni olan insan, olduğu gibi yine yerinde duracak. İnsanı insan yapan değerler var oldukça, yazının da bir yolu, bir biçimi ve bir karşılığı elbette olacak.

Ve insan var oldukça yazı da var olmaya devam edecek.

< type="adsense" data-ad-client="ca-pub-3844663626812831">