Son zamanlarda kadınların, özellikle de genç kızların sigara içmesi üzerine daha çok düşünmeye başladım. Belki de bunun nedeni, bu görüntüyle artık yalnızca sokakta, kafede ya da parkta değil; yakın çevremizde, aile içinde ve akrabalar arasında da sık sık karşılaşmamız.

Bir kadın sigarasını yakıyor, sohbetine devam ediyor. Yanındaki arkadaşı konuşmasını sürdürüyor, masadaki çaylar içiliyor, gündelik meseleler anlatılıyor. Sigara da bütün bunların arasında kendine yer buluyor. Kimse üzerinde durmuyor; sanki sohbetin, dinlenmenin, bir arada olmanın doğal bir parçasıymış gibi…
İşte beni düşündüren de tam olarak bu: Sigara içmek nasıl oldu da gündelik hayatın bu kadar doğal bir parçası hâline geldi?
Öncelikle şunu belirtmek istiyorum: Bu yazıyı sigara içen kadınları yargılamak için kaleme almıyorum. Bir kadının sigara içmesi, onun bilgisini, kültürünü, ahlakını ve kişiliğini görmezden gelmemize gerekçe olamaz. İnsanların değerini tek bir alışkanlık üzerinden belirleyemeyiz. Sigara içen bir kadın da sevdiğimiz, güvendiğimiz, düşüncelerine önem verdiğimiz, hayatımızda kıymetli bir yere sahip olan biri olabilir.
Ancak bir insanı sevmek, onun her davranışını doğru bulmamızı gerektirmez. Saygı duymak da kaygılarımızı hiç dile getirmemek değildir. Bazen tam da değer verdiğimiz için bir konunun üzerinde durur, bir soru sorar, bir söz söylemek isteriz.
Benim asıl dikkat çekmek istediğim, sigaranın kadınlar ve genç kızlar arasında giderek daha olağan karşılanması. Kendi çevremde gördüklerim bana bunu düşündürüyor. Elbette kişisel gözlemlerimden hareketle bütün kadınlar hakkında hüküm veremem. Fakat karşılaştığım manzaralar, bu konuyu konuşma ihtiyacı duymama yetiyor.
Bugün bir kafede yan masada oturan genç bir kızın elinde sigara görebiliyoruz. İş yerinin önünde verilen kısa bir molada, parkta yapılan bir sohbette, arkadaş buluşmalarında da aynı görüntüyle karşılaşabiliyoruz. Sigara bazen kahvenin yanına, bazen telefon konuşmasının arasına, bazen de bekleme anlarına yerleşiyor.
Üstelik konu yakın çevremize taşındığında onu dile getirmek daha da zorlaşabiliyor. Çünkü karşımızdaki yabancı biri değil; akrabamız, arkadaşımız, komşumuz, sevdiğimiz bir insan. Söyleyeceğimiz sözün yanlış anlaşılmasından, onu incitmekten ya da kendimizi üstün görüyormuşuz gibi algılanmaktan çekiniyoruz.
Böyle olunca da susuyoruz.
Oysa susmak her zaman onaylamak değildir. Bazen insan, nasıl konuşacağını bilemediği için sessiz kalır. Bir davranışı eleştirirken karşısındakinin kişiliğini hedef almamak, kaygısını anlatırken kırıcı olmamak ister. Bence bu meselede ihtiyacımız olan da tam olarak böyle bir dil: Suçlamadan konuşabilmek, küçümsemeden soru sorabilmek.
Elbette herkes kendi hayatından ve tercihlerinden sorumludur. Fakat hiçbirimiz çevremizden bütünüyle bağımsız yaşamıyoruz. Sözlerimizle, davranışlarımızla, günlük hayatımızda tekrar ettiğimiz hareketlerle birbirimizi etkiliyoruz.
Özellikle çocuklar ve gençler söz konusu olduğunda, bu etkiyi göz ardı edebilir miyiz?
Bir genç kız; annesinin, ablasının, teyzesinin, halasının, kuzeninin ya da yakınındaki başka bir kadının sigara içtiğini görüyor. Kimse ona “Sen de iç” demiyor. Belki tam tersine, herkes uzak durmasını söylüyor. Ancak çocuklar ve gençler yalnızca kendilerine söylenenlerden değil, çevrelerinde gördüklerinden de öğreniyor.
Sevdiği, örnek aldığı birinin elindeki sigara, onun gözünde yetişkin hayatına ait bir ayrıntı hâline gelebiliyor. Bir sohbetin içinde, bir kahvenin yanında, sıkıntılı bir günün sonunda hep aynı davranışla karşılaşması, sigaraya bakışını etkileyebiliyor.
Bu, sigara içilen bir ortamda büyüyen her çocuğun sigaraya başlayacağı anlamına gelmez. İnsanların kararlarını tek bir etkene bağlayamayız. Yine de yetişkinler olarak nasıl bir örnek oluşturduğumuzu düşünmemiz gerekir.
Bir ev düşünelim: Bir kız çocuğu büyüyor; annesi de babası da sigara içiyor. Bir yandan da ona sigaranın zararlarını anlatıyor, “Sakın başlama” diyorlar. Peki, çocuk duyduklarıyla gördükleri arasındaki bu çelişkiyi nasıl anlamlandıracak?
“Madem bu kadar zararlı, siz neden içiyorsunuz?” diye sormaz mı?
Anne babasının söylediklerine inansa bile, her gün gördüğü alışkanlık bu sözlerin etkisini zayıflatabilir. Çünkü o evde sigara, uzak durulması öğütlenen bir şey olduğu kadar günlük hayatın içinde sürekli yer alan bir davranıştır. Çocuk bir yandan uyarıyı dinlerken bir yandan da sigaranın yetişkinlerin hayatında tuttuğu yeri görüyor.
Bu nedenle çocuğa ne söylediğimiz kadar, onun karşısında ne yaptığımız da önemlidir. Kendi davranışımızla destekleyemediğimiz bir öğüdün karşılık bulmasını beklerken bu çelişkiyi de hesaba katmalıyız.
Belki böyle bir soruya verilebilecek en dürüst cevap, “Ben içiyorum ama bu doğru yaptığım anlamına gelmiyor; bırakmakta zorlanıyorum” demektir. Yetişkin olmak, her davranışını savunmak zorunda olmak değildir. Bazen kendi güçlüğünü kabul etmek de çocuğa önemli bir şey öğretir.
Buradaki sorumluluk yalnızca annelere ya da kadınlara ait değildir. Babalar, ağabeyler ve çevredeki diğer yetişkinler de aynı sorumluluğu taşır. Bu yazıda kadınlara odaklanmam, erkeklerin sigara içmesini daha doğru ya da daha kabul edilebilir bulduğum anlamına gelmiyor.
Mesele yalnızca “Kim içiyor, kim içmiyor?” sorusundan ibaret değil. Bir alışkanlığın nasıl başladığını, neden sürdüğünü ve insanın hayatında nasıl bu kadar yer edindiğini de anlamamız gerekiyor.
Peki, kadınlar neden sigara içiyor?
Kimi stresli zamanlarında sigaraya yöneliyor. Kimi arkadaş çevresinden etkileniyor. Kimi gençliğinde merakla başladığı sigarayı yıllar sonra bırakmakta zorlanıyor. Kiminin hayatında sigara, günün belli saatlerine bağlanmış bir rutine dönüşüyor.
Bazen de sigara içen birine dışarıdan bakarken onun yaşadığı güçlüğü görmüyoruz. “Bıraksın” demek kolay geliyor. Oysa bağımlılıkla mücadele eden bir insan için karar vermekle o kararı sürdürebilmek aynı şey olmayabilir.
Bu yüzden bütün kadınları tek bir cümleyle aynı kefeye koymak doğru olmaz. Her birinin hikâyesi, başlangıcı, gerekçesi ve mücadelesi farklıdır. Meseleyi anlamak istiyorsak yalnızca konuşmayı değil, dinlemeyi de bilmeliyiz.
Fakat anlamaya çalışmak, sigaranın yol açtığı sonuçları görmezden gelmek anlamına da gelmez.
Dünya Sağlık Örgütünün (DSÖ) 2026 yılında güncellediği bilgilere göre, tütün her yıl dünya genelinde 7 milyondan fazla insanın ölümüne neden oluyor. Bu sayıya, kendisi sigara içmediği hâlde başkalarının tütün dumanına maruz kaldığı için hayatını kaybeden 1,6 milyondan fazla insan da dâhil.
Bunlar yalnızca bir istatistik tablosundaki rakamlar değil. Her biri bir insan hayatı; bir evde eksilen ses, yarım kalan bir sohbet, geride bırakılan bir aile demek.
Dolayısıyla konu yalnızca bir görüntüden, kokudan ya da kişisel beğeniden ibaret değil. Başkalarının soluduğu havayı da etkileyen bir davranıştan söz ediyoruz. Özellikle aynı evi paylaştığımız insanların varlığını düşündüğümüzde, “Benim tercihim” cümlesi meseleyi tek başına açıklamaya yetmiyor.
Bir soruyu daha sormak gerekiyor:
Sigara gerçekten kadınlara ne kazandırıyor?
Bir kadını daha özgür, daha güçlü ya da daha özgüvenli kılıyor mu? Yoksa bazen sigaraya, kendisinde bulunmayan anlamları biz mi yüklüyoruz?
Bir kadının özgürlüğü, kendi hayatı hakkında söz sahibi olabilmesinde aranmalı. Gücü, karşılaştığı zorluklar karşısındaki duruşunda; özgüveni, kendini ifade edebilmesinde… Bunların hiçbiri elindeki sigaraya bağlı değildir.
Nasıl ki sigara içmek bir kadına kendiliğinden güç ve özgürlük kazandırmıyorsa, sigara içen bir kadını da güçsüz ya da değersiz kılmaz. Burada sorguladığım şey, insana ait özelliklerin bir tütün ürünüyle ilişkilendirilmesidir.
Özellikle genç kızların bunu duymasını isterim: Bir arkadaş grubuna ait olmak, yetişkin görünmek ya da kendini kabul ettirmek için elinizde sigara bulunması gerekmiyor. Bir ortamda yerinizin olması, başkalarının yaptığını yapmanıza bağlı olmamalı.
Ancak bunu söylerken gençlerin karşısına yalnızca yasaklarla çıkmak da yeterli değil. Onları sigaraya yönelten merakı, arkadaşlarına uyum sağlama isteğini, yaşadıkları sıkıntıları dinlemeliyiz. Bir gencin neden başladığını sormadan yalnızca elindeki sigaraya tepki göstermek, aramızdaki konuşma kapısını kapatabilir.
Bazen bir öğütten önce anlaşılmaya, bir uyarıdan önce yargılanmadan dinlenmeye ihtiyaç duyar insan. Söyleyeceğimiz sözün karşılık bulması, biraz da o güveni kurabilmemize bağlıdır.
Belki bu yazıyı okuyanlardan bazıları bana kızacak. “Bırakın artık, kadın sigara içemez mi?” diyecek.
İçebilir.
Kimsenin elinden sigarasını zorla almak, kimsenin hayatına hükmetmek gibi bir düşüncem yok. Ama bir tercihe saygı duymak, onun üzerine hiç konuşmamak anlamına gelmez. Ben de gördüğüm bir durumu dile getiriyor, üzerine düşünmeye çağırıyorum.
Benim “Kadın kadın kokmalı” demem de biraz bu yüzden.
Bir kadının saçına, giysisine, tenine sigara kokusunun sinmesini istemeyişimden… Yanına yaklaştığımızda aramıza dumanın girmemesini dileyişimden…
Kadına tek bir koku, tek bir görünüş, tek bir yaşama biçimi tarif etmek istemiyorum. Bu başlıkla anlatmaya çalıştığım, kişisel bir duygudur. Sevdiğimiz birinin yanında duyduğumuz yakınlığın, onun sesinin, varlığının önüne sigaranın geçmemesine dair bir dilek…
Bir kadının değerinin elindeki sigarayla ölçülemeyeceğini biliyorum. Yine de o sigaranın hayatındaki yerini sorgulayabilirim. Onu incitmeden kaygımı söyleyebilir, tercihinin sonuçları üzerine konuşabilirim.
Çünkü bir konu hakkında konuşmak için onu yasaklamak ya da insanları suçlamak gerekmez. Bazen içtenlikle sorulmuş bir soru, uzun bir tartışmadan daha çok düşündürür:
“Sigara hayatımızda gerçekten bu kadar yer tutmalı mı?”
Ben bugün bu soruyu soruyorum.
Önce kendime, sonra hepimize.
Cevabını ise herkes kendi vicdanında versin.