Günlük hayatın içinde en çok kullandığımız kelimeler, üzerinde en az düşündüğümüz kelimelere dönüşür.

“Merhaba”, “sağ ol”, “özür dilerim”, “seni seviyorum” gibi sözlerin arasında bir de “Nasılsın?” var.

Bir kelimelik basit bir soru. Söylemesi zor değil, akılda tutmayı gerektirmiyor, özel bir hazırlık istemiyor. Ama bazen karşımızdaki insan için bu bir kelimenin değeri, hiçbir uzun sohbetle ölçülemeyecek kadar büyük olabiliyor.

I M G 20261007 W A0000

Bana öyle geliyor ki biz “Nasılsın?” sorusunu çoğalttık, ama anlamını azalttık. Gün içinde bu soruyu bir kaç kez duyuyoruz. Telefon görüşmelerinde, mesajlarda, iş yerinde, sokakta, komşulukta, hatta yıllardır görmediğimiz biriyle karşılaştığımızda bile ilk sorularımızdan biri oluyor: “Nasılsın?”

Karşılığında ise çoğu zaman otomatik olarak “İyiyim” diyoruz. İyi olmadığımızı bile bile. Çünkü bu sorunun ardından gelecek ikinci soruyu beklemiyoruz. Biliyoruz ki, çoğu zaman kimse “Neden iyi değilsin?” diye sormayacak.

Belki de “Nasılsın?” sorusunun en büyük kaybı tam da burada: Soruyoruz, ama cevabına hazır olmuyoruz.

Bir insanın gerçekten nasıl olduğunu sormak için yalnızca soru sormak yetmez. Bunun için zaman gerekir, dikkat gerekir, sabır gerekir. En önemlisi de insanın derdine dokunmaktan korkmamak gerekir.

Çünkü karşınızdaki “İyi değilim” derse, artık konuşmanın yönü değişecektir. Onu dinlemek, belki bir süre yanında kalmak, belki de hiçbir şey söylemeden sadece kulak vermek gerekecektir. Biz ise giderek böyle sorumluluklardan kaçmaya başladık.

Bu yüzden insanlar “İyiyim” demeyi öğrendiler.

Aslında bu söz bazen gerçeğin kendisi değil, toplumla aramızda ördüğümüz küçük bir duvardır.

“İyiyim” diyoruz ki karşımızdakini üzmeyelim. Derdimizi anlatıp onu yormayalım. Onun da kendi sorunları olduğunu biliyoruz. Bazen ise sadece korkuyoruz. Derdimizi anlatırsak zayıf görüneceğimizi düşünüyoruz.

Oysa insanın her zaman güçlü görünmek zorunda olması da hayatın bize yüklediği tuhaf bir beklenti. Hepimizden iyi görünmemiz, gülümsememiz, işimizi yapmamız, ailemize yetişmemiz, her şeye yetişmemiz, hiç kimseye yük olmamamız bekleniyor.

Biri “Nasılsın?” diye sorduğunda, vereceğimiz cevabın da bu görüntüyü bozmaması gerekiyor. Bu yüzden “İyiyim” diyoruz. İçimizde her şey yıkılırken bile.

Bazen bir insanın “İyiyim” demesi, onun gerçekten iyi olduğunu göstermez. Sadece konuşmaya hazır olmadığı anlamına gelir.

Ama burada başka bir mesele daha var: Belki de artık sormayı da unuttuk. Yalnızca dinleme yeteneğimizi değil, gerçekten merak etme alışkanlığımızı da kaybettik.

Eskiden insanlar birbirlerinin hayatına daha çok dahil olurlardı. Komşunun kapısı açıktı, bir bardak çayın etrafında saatlerce sohbet edilirdi. Bir kadının yüzündeki hüznü komşusu görürdü. Bir adamın sesindeki değişiklikten onun bir şeyler yaşadığını anlayan bir dostu olurdu.

İnsanlar birbirlerinin hayatındaki bütün ayrıntıları bilmiyorlardı. Ama birbirlerinin hâlini hissediyorlardı.

Şimdi ise tuhaf bir durum ortaya çıktı. Birbirimiz hakkında çok şey biliyoruz, ama birbirimizi az tanıyoruz.

Kimin nerede tatil yaptığını, ne yediğini, hangi restorana gittiğini, hangi kıyafeti giydiğini, kimin doğum gününde sosyal medyada ne paylaştığını biliyoruz. Ama o insanın gece yatağa girdiğinde hangi düşüncelerle baş başa kaldığını bilmiyoruz.

Son zamanlarda neden sustuğunu, neden eskisi gibi gülmediğini, neden telefonlara cevap vermek istemediğini sormuyoruz.

Sosyal medya bize insanların hayatlarının görüntüsünü gösteriyor, ama gerçeğini değil.

Belki de bu yüzden “Nasılsın?” sorusuna eskisinden daha fazla ihtiyacımız var.

Ama o soruyu eski anlamına kavuşturmak şartıyla.

Bir anne çocuğuna her gün “Nasılsın?” diye sorabilir. Ama çocuk cevap verirken annesinin telefonuyla ilgilendiğini görüyorsa, o sorunun samimiyeti azalır.

Bir baba oğluna “İşler nasıl?” diye sorabilir. Ama oğlunun yüzündeki yorgunluğu görmüyorsa, konuşma yalnızca formal bir hâl hatır sormaktan ibaret kalır.

Bir arkadaş diğerine “Nasılsın?” diye yazıp, cevap gelmeden sosyal medyada başka paylaşımlara geçiyorsa, o sorunun içindeki samimiyet nerede kalır?

Bazen insanın büyük bir derdi olmaz. Sadece yorulmuştur. Bazen hiçbir büyük acı yaşamamıştır, ama kendini yalnız hisseder. Hayatında her şey yolunda olduğu hâlde içinde açıklayamadığı bir boşluk vardır.

Böyle zamanlarda insanın ihtiyacı “Merak etme, her şey düzelecek” cümlesi de olmayabilir. Sadece birinin yanında olmasını ve onu olduğu gibi kabul etmesini ister.

Dinlemek de bir merhamet biçimidir.

Biz çoğu zaman yardım etmeyi yalnızca bir şey yapmak olarak anlıyoruz: Para vermek, doktora götürmek, iş bulmak, öğüt vermek, bir sorunu çözmek...

Oysa bazen en büyük yardım, hiçbir şeyi çözmeden bir insanın yanında kalmaktır. Onun konuşmasına izin vermektir. Sözünü yarıda kesmemektir. Kendi hayatımızdan örnekler vererek onun derdini küçümsememektir.

“Seninkinden daha büyük dertler var” demek teselli değildir. Her derdin kendi ağırlığı vardır. Bir insan için küçük görünen bir şey, bir başkası için geceleri uyutmayan bir acı olabilir.

Belki de bu yüzden “Nasılsın?” sorusunu sorarken, cevabın bizi gerçekten ilgilendirmesi önemlidir. Eğer cevabı duymaya hazır değilsek, belki de bu soruyu hiç sormamak daha doğrudur.

Çünkü bir insanın hâlini sormak sadece söz söylemek değildir. Bu, “Seni görüyorum” demektir.

Bazen yıllardır görüşmediğiniz biriyle karşılaşırsınız. Birkaç dakika sohbet edersiniz. Gülümser, geçmişten söz eder, her şeyin iyi olduğunu söyler. Siz ayrıldıktan sonra ise nedense onun sesinde tuhaf bir yorgunluk kaldığını düşünürsünüz.

Belki o anda biraz durup “Gerçekten nasılsın?” deseydiniz, karşınızdaki insan size hayatının hiç kimseye anlatmadığı bir bölümünü anlatacaktı.

Ne yazık ki bunu hiçbir zaman bilemeyeceksiniz. Çünkü bazen sorulabilecek soruyu sormuyoruz. Bazen de soruyoruz, ama cevabı beklemiyoruz.

Bence “Nasılsın?” sorusunun yitirdiği değer, aslında insan ilişkilerinin yitirdiği bir değerdir.

Birbirimizden daha çok haberdar oluyoruz, ama birbirimizi daha az hissediyoruz. Birbirimizin hayatını görüyoruz, ama iç dünyamızda neler olup bittiğinden habersiz kalıyoruz.

Sözlerimiz çoğaldı, sessizliklerimiz ise derinleşti.

En tuhafı da şu: İnsan kendini en kalabalık ortamların içinde bile yalnız hissedebilir.

Bazen insan çevresindekilere seslenerek şöyle demek ister:

“Beni sor. Benim nasıl olduğumu gerçekten sor. Sözümü duymak için sor. Cevabım seni rahatsız etse bile kaçıp gitmeyeceğin için sor. Ben ‘İyiyim’ desem bile sesimde başka bir şey duyarsan, bir kez daha sor.”

Çünkü insanın bazen ikinci kez sorulan bir soruya ihtiyacı olur.

İlkinde “İyiyim” der.

İkincisinde ise gerçeği.

Belki de “Nasılsın?” sorusunu yeniden öğrenmeliyiz. Onu otomatik bir selamlaşma cümlesi olmaktan çıkarıp insanın insana uzattığı bir ele dönüştürmeliyiz.

Karşımızdaki insanın neler yaşadığını bilmiyoruz.

Belki o gün işten çıkarken ağlamamak için kendini zor tutmuştur. Belki evinde herkese güçlü görünüyordur, ama kimse bilmeden yorulmuştur. Belki bir haber bekliyordur. Belki birini kaybetmiştir. Belki yıllardır içinde sakladığı bir sözü söylemek için tek bir insanın “Sen gerçekten nasılsın?” diye sormasını bekliyordur.

Biz ise bazen o soruyu sorup cevabını beklemeden yolumuza devam ediyoruz.

Sonra da “İnsanlar neden birbirlerinden uzaklaştı?” diye soruyoruz.

Belki insanlar uzaklaşmadı. Belki de biz onların yanında olmayı unuttuk.

Bugün birinin karşısında durup “Nasılsın?” dediğinizde, bir an olsun acele etmeyin. Cevabını bekleyin. Gözlerinin içine bakın. Sözünü kesmeyin.

Belki hiçbir şey anlatmayacak. Buna da saygı gösterin. Ama ona, konuşmak istediğinde karşısında kendisini dinleyecek birinin olduğunu hissettirin.

Çünkü bazen bir insanın hayatında büyük bir değişiklik yaratmak için büyük imkânlara ihtiyaç yoktur.

Bazen yalnızca zamanında sorulmuş bir soru yeterlidir.

Ve belki de bugün birbirimize geri verebileceğimiz en değerli söz, çoktan sıradanlaştırdığımız o iki kelimedir:

“Nasılsın?”

Ama bu kez onu alışkanlıktan değil, yürekten soralım.

Çünkü bir insanın hâlini sormak onun hayatını değiştirmeyebilir. Ama insanın yüreğinde bazen tek bir soru kalır:

“Benim nasıl olduğumu gerçekten soran oldu mu?”