Bazen insanları birbirinden uzaklaştıran şey aralarındaki mesafe değil, birbirlerini anlama ihtimalini giderek kaybetmeleridir. Aynı sokaklarda yürüyor, aynı şehirlerde yaşıyor, aynı toplumsal olaylardan etkileniyoruz. Benzer ekonomik kaygılar taşıyor, geleceğe ilişkin benzer belirsizliklerle karşılaşıyoruz. Buna rağmen birbirimize giderek yabancılaşıyoruz. Peki, aynı toplumun içinde yaşarken bizi birbirimizden uzaklaştıran şey ne derken buldum kendimi. Bu soruyu yalnızca bireysel ilişkiler üzerinden değerlendirmek yeterli değil. Çünkü insan, içinde yaşadığı toplumdan bağımsız bir varlık değil. Duyguları, düşünceleri, davranışları ve dünyayı yorumlama biçimi içinde bulunduğu sosyal çevreden, ekonomik koşullardan, kültürel değerlerden ve kamusal yaşamın niteliğinden etkileniyor. Dolayısıyla toplumsal yabancılaşmayı anlamak için hem insanın iç dünyasına hem de o dünyayı şekillendiren toplumsal koşullara bakmamız gerekiyor. Bir psikolojik danışman olarak insanın kendisiyle ve başkalarıyla kurduğu ilişkiyi kamu politikası alanında ise bireyin yaşamını şekillendiren toplumsal yapıları ve kamusal kararların etkilerini düşünmek, bu soruya iki farklı pencereden bakmamı sağlıyor. Bu iki pencereyi bir araya getirdiğimizde karşımıza yalnızca iletişim sorunu değil, daha kapsamlı bir mesele çıkıyor: Birlikte yaşama kapasitemiz. Bu durum beni bu soruya getiriyor: Birbirimizi anlamak neden bu kadar zorlaştı?

İnsan, doğası gereği yalnızca fiziksel ihtiyaçlarını karşılamakla yetinmez. Anlaşılmaya, kabul görmeye, bir yere ait hissetmeye ve ilişkilerinde güven duymaya da ihtiyaç duyar. Ancak bu ihtiyaçların karşılanmadığı durumlarda insan, kendisini korumak için çeşitli savunmalar geliştirebilir. Bazen geri çekilir, bazen karşısındakini dinlemekten vazgeçer, bazen de kendisine benzemeyen insanları anlamaya çalışmak yerine onları belirli kalıpların içine yerleştirir. Bir süre sonra karşımızdaki insanı kendi hikâyesiyle değil, onun hakkında oluşturduğumuz yargılarla değerlendirmeye başlarız. Ne yaşadığını, hangi koşullar içinde düşündüğünü veya neden böyle davrandığını merak etmeyiz. Onu anlamadan tanımlamak, tanımadan yargılamak ve yargıladıktan sonra da aramıza mesafe koymak kolaylaşır. Oysa insanı anlamak, onunla aynı fikirde olmayı gerektirmez. Birinin düşüncesine katılmadan da onun deneyimini anlamaya çalışabiliriz. Belki de birlikte yaşamanın en önemli koşullarından biri, farklılıklarımızı ortadan kaldırmak değil, bu farklılıklar içinde birbirimizi insan olarak görebilmektir. Ancak mesele yalnızca bireylerin birbirine nasıl davrandığı değil. İnsanların birbirleriyle kurdukları ilişkiler, içinde yaşadıkları koşullardan bağımsız düşünülemez. Ekonomik güvencesizlik, fırsatlara erişimdeki eşitsizlikler, toplumsal dışlanma, güvensizlik ve geleceğe ilişkin belirsizlikler bireylerin yaşam deneyimlerini etkiler. Bu koşulların insan ilişkilerine nasıl yansıdığı ise üzerinde ayrıca durulması gereken bir konudur. Sürekli geçim kaygısı yaşayan, kendisini toplumsal yaşamın dışında hisseden veya geleceği üzerinde söz sahibi olmadığını düşünen bir insanın dünyayı algılama biçimi, kendisini güvende hisseden bir insanınkinden farklı olabilir. Bu, ekonomik güçlük yaşayan herkesin başkalarına yabancılaşacağı anlamına gelmez. Ancak bireyin davranışlarını değerlendirirken içinde bulunduğu koşulları görmezden gelmenin de eksik bir yaklaşım olacağını gösterir.

Tam da bu noktada kamu politikaları önem kazanıyor. Kamu politikalarını yalnızca devletin aldığı kararlar, hazırladığı programlar veya sunduğu hizmetler olarak değerlendiremeyiz. Bu politikaların insanların gündelik yaşamlarına, fırsatlarına, sosyal ilişkilerine, güven duygularına ve toplumsal yaşama katılımlarına nasıl yansıdığı da önemlidir. Eğitimden sosyal desteğe, istihdamdan yerel yönetim hizmetlerine kadar pek çok alanda alınan kararlar, insanların yaşam koşullarını doğrudan veya dolaylı biçimde etkiler. İnsanların kendilerini değerli, güvende ve toplumun bir parçası olarak hissedebilmeleri yalnızca kişisel çabalarına bırakılamayacak kadar çok boyutlu bir meseledir. Bu nedenle toplumsal yabancılaşmayı yalnızca insanların birbirini daha az dinlemesiyle açıklamak yeterli olmaz. İnsanların bir araya gelebileceği alanların, dayanışma ilişkilerinin ve toplumsal katılım imkânlarının niteliğini de sorgulamak gerekir.

Peki, farklılıklarımız neden zaman zaman birer ayrışma nedenine dönüşüyor? Özellikle siyasi ve toplumsal kimliklerin belirginleştiği dönemlerde insanlar, kendileriyle aynı düşünceyi paylaşanlara daha fazla yakınlık duyabilir. Buna karşılık farklı düşünen kişileri yalnızca görüşleri üzerinden değerlendirmeye başlayabilirler. Sosyal psikolojide grup aidiyeti ve iç grup–dış grup ayrımı çerçevesinde ele alınan bu eğilim, insanların birbirlerini algılama biçimlerini etkileyebilir. Bir düşünce ayrılığı, zamanla kişinin bütün kimliğine ilişkin bir yargıya dönüşebilir. Artık tartıştığımız şey yalnızca bir fikir değildir karşımızdaki insanın nasıl biri olduğu, neye değer verdiği ve bizim dünyamızda nereye ait olduğu da tartışmanın parçası hâline gelir.

Böylece farklı düşünmek, birlikte yaşamanın doğal bir unsuru olmaktan çıkarak karşılıklı uzaklaşmanın gerekçesine dönüşebilir. Oysa toplumsal yaşamın sürdürülebilmesi, herkesin aynı düşünmesine bağlı değildir. Asıl mesele, farklı düşüncelere sahip insanların ortak yaşamın sorumluluğunu paylaşabilecekleri koşulları oluşturabilmektir. Bunun için yalnızca bireysel hoşgörü değil; katılımı, karşılıklı güveni ve farklılıklarla birlikte yaşamayı destekleyen toplumsal mekanizmalar da gerekir.

Belki de en sessiz yabancılaşma, insanın kendisine yabancılaşmasıdır. Toplum tarafından kabul görmek için kendi düşüncelerini ifade edemeyen, dışlanmamak için farklılıklarını gizleyen veya başkalarının beklentilerine göre yaşamak zorunda hisseden birey, zamanla kendisiyle kurduğu ilişkiyi de sorgulayabilir.

İnsan bazen bir yere ait olabilmek için kendisinden uzaklaşır. Fakat kendisinden uzaklaştıkça başkalarıyla kurduğu ilişkiler de daha yüzeysel bir hâl alabilir. Çünkü gerçek bir ilişkinin kurulabilmesi için yalnızca karşı tarafı tanımak değil, kişinin kendi duygularını, sınırlarını ve düşüncelerini de tanıyabilmesi gerekir.

Bu nedenle yabancılaşmayı yalnızca insanlar arasındaki bir mesafe olarak değil, bireyin kendisiyle, çevresiyle ve içinde yaşadığı toplumla kurduğu ilişkinin niteliği üzerinden de değerlendirmek gerekir.

Burada kendime şu soruyu soruyorum: İnsanların birbirine yabancılaşmasını yalnızca bireysel tutumlarla açıklayabilir miyiz? Yoksa bireylerin birbirleriyle nasıl ilişki kurduklarını etkileyen toplumsal koşulları da anlamak zorunda mıyız? Bana kalırsa bu iki alanı birbirinden ayırmak, meselenin önemli bir bölümünü gözden kaçırmamıza neden olur. Psikoloji bize insanın iç dünyasını ve ilişkilerini anlamak için bir çerçeve sunarken kamu politikası, bu ilişkilerin kurulduğu koşulları ve kamusal sorumlulukları sorgulamamıza yardımcı olur. Birbirimize yeniden yaklaşabilmek için elbette dinlemeyi, anlamaya çalışmayı ve önyargılarımızı sorgulamayı öğrenmeliyiz. Ancak aynı zamanda insanların güven duyabildiği, toplumsal yaşama katılabildiği, kendilerini ifade edebildiği ve ortak bir yaşamın parçası olabildiği koşulları da düşünmeliyiz. Çünkü insan ilişkileri yalnızca bireysel tercihlerle şekillenmez; toplumsal koşullar da bu ilişkilerin kurulma biçimini etkiler. Sonuçta aynı toplumda yaşamak, kendiliğinden bir topluluk oluşturduğumuz anlamına gelmiyor. Bir toplum, yalnızca aynı coğrafyayı paylaşan insanlardan değil, birbirlerinin varlığını tanıyan ve ortak yaşamın sorumluluğunu üstlenebilen insanlardan oluşur.

Belki de bugün asıl ihtiyacımız olan şey, birbirimize benzemek değil birbirimize benzemediğimiz hâlde aynı dünyanın içinde birlikte yaşayabilmenin yollarını yeniden düşünmektir. Çünkü bazen bizi birbirimizden uzaklaştıran şey farklılıklarımız değil, o farklılıklarla nasıl yaşayacağımızı unutmuş olmamızdır.