Bir anne, çocuğunu büyütürken onun hayatına her gün bir iz bırakıyor. Fakat o küçücük çocuk da, annesinin hayatını değiştirerek onun üzerinde ömür boyu kalacak bir iz bırakıyor.

Hayatta bazı anlar vardır…

Bir şey olur ve insan farkında bile olmadan değişmeye başlar.

Düşünceleri, öncelikleri, korkuları, hayalleri ve hayata bakışı değişir.

Ve bazen yıllar sonra dönüp kendine baktığında, aynı kişi olmadığını fark eder.

O gelince hiçbir şey eskisi gibi olmadı.

Bir çocuk dünyaya geldiğinde sadece bir bebek doğmaz.

Bir anne de doğar.

Ve belki de annelik, tam olarak o anda başlayan görünmez bir değişimdir.

Bir kadının hayatına küçücük bir insan girer ama onunla birlikte hayatın neredeyse her şeyi değişir.

Uykular…

Sabahlar…

Planlar…

Öncelikler…

Kaygılar…

Hayaller…

Zaman…

Bazen sosyal hayat, bazen iş hayatı, bazen de insanın kendine bakışı…

Çünkü anne olduğunuzda, kalbinizin bir parçası artık kendi bedeninizin dışında yaşamaya başlar.

Onun hasta olmasıyla endişelenir, düştüğünde önce siz korkarsınız. Ağladığında içinizde başka bir yer acır, mutlu olduğunda ise bazen kendi mutluluğunuzdan daha büyük bir mutluluk hissedersiniz.

Ve o küçücük çocuk büyürken, anne de artık eskisi gibi kalamaz.

Ama anneliğin belki de en önemli tarafı burada başlar.

Anne değişirken, çocuğun hayatını da şekillendirmeye başlar.

Bir anne çocuğunu sadece büyütmez.

Onun karakterine…

Hayata bakışına…

Kendisine olan güvenine…

İnsanlara duyduğu güvene…

Ve hata yaptığında kendine nasıl davranacağına dokunur.

Bir annenin söyledikleri, sustukları, sevgisi, sınırları ve davranışları; bir çocuğun bütün hayatında taşıyacağı izlere dönüşebilir.

Çünkü çocuklar sadece dinleyerek büyümez.

İzleyerek büyürler.

Annesinin insanlara nasıl davrandığını…

Sorunlarla nasıl mücadele ettiğini…

Kendisine nasıl değer verdiğini…

Hayata nasıl tutunduğunu…

Ve en önemlisi, kendisine ne kadar güvendiğini izlerler.

Bazen bir çocuğun hayatında en derin izi büyük olaylar bırakmaz.

Bir “Sen yapabilirsin.”

Bir “Ben sana güveniyorum.”

Bir “Hata yapabilirsin, birlikte öğreniriz.”

Ya da en çok ihtiyacı olduğu anda duyduğu:

Ben senin yanındayım.”

İşte bu yüzden annelik düşündüğümüzden çok daha büyük bir sorumluluktur.

Çünkü farkında olarak ya da olmayarak, çocuklarımızın geleceğine her gün küçük izler bırakıyoruz.

Peki bu kadar önemli bir iz bırakırken nasıl anne olmalıyız?

Her düştüğünde kaldırmalı mı?

Her sorununu çözmeli mi?

Her istediğini yapmalı mı?

Yoksa bazen düşmesine, üzülmesine ve kendi çözümünü bulmasına izin mi vermeli?

İşte anneliğin belki de en zor tarafı burada başlıyor.

Çünkü bir anne çoğu zaman doğru olduğunu bildiği şeyle, kalbinin dayanamadığı şey arasında kalıyor.

Çocuğunun üzülmesini, hayal kırıklığı yaşamasını, düşmesini ya da kırılmasını istemiyor.

Ve bazen onu korumak isterken, hayatın karşısına onun yerine geçiyoruz.

Ama insan kendine şu soruyu sormadan da edemiyor:

Onu korurken, hayata karşı savunmasız mı bırakıyoruz?

Her düştüğünde kaldırdığımız bir çocuk, kendi kendine kalkmayı ne zaman öğrenir?

Her sorununu çözdüğümüz bir çocuk, kendi çözümünü nasıl bulur?

Her istediğini aldığımızda, hayatın her zaman “evet” demeyeceğini nasıl öğrenir?

Belki de iyi anne olmak, çocuğun önündeki bütün engelleri kaldırmak değildir.

Belki de ona, engellerle karşılaştığında kendi gücünü bulabileceğine inanmayı öğretmektir.

Her an çocuğun önünde olmak değil, bazen biraz gerisinde durup onun yürüyebildiğini görmektir.

Her sorununu çözmek değil, çözebileceğine inanmasını sağlamaktır.

Her düşmesini engellemek değil, düştüğünde yeniden kalkabileceğini öğretmektir.

Her istediğini yapmak değil, bazen sevgiden gelen bir “Hayır” ile onu hayata hazırlamaktır.

Ama bunları bilmek başka, uygulamak başka…

Çünkü annelikte çoğu zaman bildiklerinizle kalbiniz arasında kalırsınız.

Bir yandan özgüvenli bir çocuk yetiştirmek istersiniz.

Diğer yandan onun küçücük ellerinden hiç ayrılmak istemezsiniz.

Belki de annelik biraz da budur:

Doğru olduğunu bildiğiniz şeyle, dayanamadığınız şey arasında gidip gelmek…

Ve bütün bunların arasında bir başka soru daha vardır:

İyi anne olmak için bir kadın kendinden tamamen vazgeçmeli mi?

Anne olduğumuz anda kendi hayatımız bitiyor mu?

Kendi hayallerimiz?

Arkadaşlarımız?

Sosyal hayatımız?

Bir kahveyi sakince içmek için ayırdığımız yarım saat?

Sessiz kalmak istediğimiz birkaç dakika?

Bir anne bunları istediğinde bencil mi oluyor?

Çocuğu oyun oynamak istediğinde:

“Şimdi biraz kahvemi içeceğim, sonra birlikte oynayacağız.”

demesi kötü annelik mi?

Yoksa çocuğuna, herkesin kendine ait ihtiyaçları ve sınırları olduğunu öğretmek mi?

Belki de annelikte en çok karıştırdığımız şey budur:

Fedakârlık yapmak ile kendini tamamen ihmal etmek.

Bir anne çocuğu için çok şeyden vazgeçebilir.

Uykusundan…

Zamanından…

Planlarından…

Ama bir kadın anne olduğu gün, kendisi olmaktan vazgeçmek zorunda mı?

Bence hayır.

Çünkü çocuklarımız sadece söylediklerimizi değil, yaşadıklarımızı da öğreniyor.

Kendine hiç değer vermeyen, sürekli kendi isteklerinden vazgeçen ve hayatında kendisine ait hiçbir alan bırakmayan bir anne görmek…

Onlara gerçekten öğretmek istediğimiz hayat bu mu?

Belki de çocuğumuza verebileceğimiz en güzel örneklerden biri şudur:

Bir insan bir başkasını çok severken, kendisini de sevmeyi unutmamalıdır.

Bir annenin kahvesi de önemlidir.

Arkadaşlarıyla geçirdiği zaman da…

Kendi hayalleri de…

Kendine bakması ve nefes alması da…

Çünkü mutlu bir anne, çocuğu için de büyük bir şanstır.

Bir anne kendisini tamamen tükettiğinde, çocuğu da onun içindeki yorgunluğu hisseder.

Ve anneliğin görünmeyen yükü sadece annenin omuzlarında olmamalıdır.

Bir baba da bu yolculuğun dışında değil, içinde olmalıdır.

Özellikle okulların açıldığı, düzenin yeniden kurulduğu, çocukların yeni bir döneme alışmaya çalıştığı günlerde…

Sabah telaşı…

Okul hazırlıkları…

Beslenmeler…

Ödevler…

İş hayatı…

Ev düzeni…

Ve bütün bunların arasında yetişmeye çalışan bir anne…

Bir babanın anlayışı ve desteği bazen düşünüldüğünden çok daha değerlidir.

Çünkü destek sadece bir işi yapmak değildir.

Bazen:

“Yoruldun, ben ilgilenirim.”

demektir.

Bazen:

“Sen biraz dinlen.”

demektir.

Bazen hiçbir çözüm sunmadan, sadece onu anlamaktır.

Çünkü bir annenin fiziksel desteğe olduğu kadar manevi olarak da görülmeye ihtiyacı vardır.

Belki de bir annenin en çok duymaya ihtiyacı olan cümle şudur:

Elinden geleni yapıyorsun. Bu da yeterli.”

Çünkü annelerin zihninde hiç bitmeyen bir soru vardır:

Acaba yeterli miyim?

Fazla mı koruyorum?

Yeterince mi ilgileniyorum?

Çok mu müdahale ediyorum?

Hayır” demeli miyim?

Yoksa kıyamamalı mıyım?

Kendime ayırdığım zaman çocuğumdan çaldığım zaman mı?

Belki hiçbir anne bu soruların tamamına kesin cevap bulamaz.

Çünkü annelik kesin cevaplardan oluşmaz.

Deneyerek öğrenilir.

Yanlış yaparak öğrenilir.

Bazen “Keşke böyle yapmasaydım” diyerek…

Bazen de “İyi ki içimden geleni dinlemişim” diyerek…

Ve en önemlisi:

Çocukla birlikte öğrenilir.

Çünkü anne sadece çocuğunu büyütmez.

Çocuk da anneyi büyütür.

Bir kadın anne olduğunda sadece hayatına bir çocuk eklenmez.

O çocuk onun önceliklerini değiştirir.

Korkularını değiştirir.

Sevme biçimini değiştirir.

Hayata bakışını değiştirir.

Belki onu daha sabırlı…

Daha güçlü…

Daha hassas…

Ya da daha cesur biri hâline getirir.

Ve bir gün “Ben asla böyle yapmam.” dediği şeyleri yaparken bulur kendini.

İşte o zaman yıllarca kızdığı annesini biraz daha iyi anlamaya başlar.

Belki annelerimiz her şeyi doğru yapmadı.

Belki biz de yapamayacağız.

Ama annelik zaten kusursuz olmak değil ki...

Elinden gelenin en iyisini yapmaya çalışırken, her gün yeniden öğrenmek değil mi?

Her anne ve her çocuk farklıdır.

Her evin düzeni…

Her çocuğun karakteri…

Her annenin imkânı ve doğrusu farklıdır. Her çok farklı ve özeldir. Her anne çocuğuna özel davranır.

Bu yüzden dışarıdan bakarak bir annenin anneliğini ölçmek belki de en kolay ama en haksız şeylerden biridir.

Özellikle ilk kez anne olan kadınları sürekli eleştirmek yerine, onlara kendi çocuklarıyla birlikte öğrenme şansı vermeliyiz.

Çünkü hepimiz hata yapıyoruz.

Hepimiz bazı şeyleri yaşayarak öğreniyoruz.

Ve belki de çocuklarımızın ihtiyacı mükemmel bir anne değil…

Hata yaptığında özür dileyebilen…

Yorulduğunu söyleyebilen…

Kendi hayatını da yaşamayı bilen…

Ama ne olursa olsun sevgisini hissettiren gerçek bir anne.

Çünkü bir gün o küçücük çocuk büyüyecek.

Kendi kararlarını verecek.

Kendi yolunda yürüyecek.

Belki düşecek, belki yeniden kalkacak.

Ve belki yıllar sonra, sizin bugün sıradan sandığınız bir davranışınızı hatırlayacak.

Ona duyduğunuz güveni…

Zorlandığında ona sarıldığınız anı…

Ya da sadece yanında olduğunuzu bildiği bir günü…

İşte o zaman anlayacağız ki…

Bir anne farkında bile olmadan çocuğunun hayatında ne kadar derin izler bırakmış.

Ama yıllar geçtikçe anne de dönüp kendine bakacak.

Ve belki şunu fark edecek:

O küçücük çocuk da onun hayatında hiçbir şey bırakmadan geçmedi.

Hayatını değiştirdi.

Onu büyüttü.

Yeniden şekillendirdi.

Ve belki de en önemlisi…

Onu yeniden doğurdu.

Çünkü bir çocuk dünyaya geldiğinde sadece bir bebek doğmaz.

Bir anne de doğar.

Ve anne, çocuğunu büyütürken her gün biraz daha öğrenir.

Biraz daha değişir.

Biraz daha büyür.

Belki de bu yüzden…

ASLINDA BÜYÜYEN SADECE O DEĞİLDİ…

Bir anne, çocuğunu büyütürken onun hayatına sevgisiyle, sözleriyle, davranışlarıyla ve verdiği değerle iz bırakır.

Çocuk da o küçücük elleriyle annesinin hayatına dokunur.

Onu değiştirir.

Büyütür.

Yeniden şekillendirir.

Belki anne çocuğuna hayatı öğretmeye çalışırken, çocuk da ona hayatı bambaşka bir yerden yeniden öğretir.

Belki anne çocuğunu büyütürken…

O küçücük eller de bir anneyi büyütür.

Ve yıllar geçer…

Çocuk büyür.

Hayatlar değişir.

Ama birbirlerinin hayatında bıraktıkları izler kalır.

Çünkü bazı izler zamanla silinir…

Ama belki de hayatın en güzel izlerinden biri, bir annenin hayatına dokunan küçücük bir elin bıraktığı izdir.

[İZ BIRAKANLAR)