Hepimiz biliyoruz ki yıllarca Türkiye’de başörtülü kızlarımız okul kapılarında büyük acılar yaşadı. Sırf inançları ve tercih ettikleri kıyafetleri yüzünden eğitim hakları ellerinden alındı. Hayalleri yarım kaldı, nice genç kız eğitim hayatına devam edemedi. Bir dönem, başörtüsü yüzünden insanların hayatlarına yön verildi, gelecekleri ellerinden alındı.
Bugün ise benzer görüntüleri Azerbaycan’da görüyoruz. İnsan sormadan edemiyor: İnancı uğruna baskıya maruz kalan bu çocukların suçu ne?
Beni asıl şaşırtan, bu tür yasakların Azerbaycan gibi kardeş bildiğimiz bir ülkede gündeme gelmesi. Çünkü biz, geçmişte bu acıları yaşamış bir toplum olarak başörtüsü meselesinin ne anlama geldiğini çok iyi biliyoruz. Türkiye’de yıllarca süren tartışmaların, yasakların ve mağduriyetlerin ardından başörtülü kadınlar eğitim hayatında da iş dünyasında da devlet kurumlarında da önemli yerlere geldi. Bugün hem kamuda hem özel sektörde başarılarıyla öne çıkan, ülkesine katkı sağlayan nice başörtülü kadın var.
Peki, Azerbaycan ne yapmak istiyor?
Eğitim mi hedefleniyor, toplumsal düzen mi korunmak isteniyor, yoksa mesele doğrudan insanların inançlarıyla mı ilgili?
Eğer ortada bir sorun varsa bunun çözümü, çocukların eğitim hakkını ve inanç özgürlüğünü zedeleyen yasaklar olmamalı. Çünkü mesele başarı ya da başarısızlık değil; mesele, bir insanın inancı nedeniyle ayrımcılığa uğrayıp uğramadığıdır.
Laiklik, insanların inançlarını yaşamasına engel olmak değil, farklı inançlara sahip insanların haklarını eşit biçimde korumaktır. Türkiye de laik bir ülkedir. Laiklik anlayışının temelinde, insanların inançları nedeniyle eğitimden ve toplumsal hayattan dışlanmaması gerektiği düşüncesi yatmalıdır.
Üstelik burada yalnızca başörtüsünü değil, çocukların geleceğini konuşuyoruz. Bir genç kızın hayallerini gerçekleştirebilmesi için önce okulunun kapısından özgürce girebilmesi gerekir. İnancı ile eğitimi arasında bir seçim yapmaya zorlanan hiçbir çocuk, kendisini gerçekten özgür hissedemez.
Peki, biz Müslüman toplumlar olarak bu konuda nerede duracağız?
Başörtülü kızlarımızın haklarını öncelikle biz savunmayacaksak kim savunacak?
Kendi değerlerimize, insan haklarına ve inanç özgürlüğüne sahip çıkmazsak başkalarından ne bekleyeceğiz?
Elbette her ülkenin kendi yasaları ve yönetim anlayışı vardır. Ancak hiçbir yönetim anlayışı, insanların temel hak ve özgürlüklerini tartışılmaz bir mesele olmaktan çıkarmamalıdır. İnanç özgürlüğü, yalnızca bizim gibi düşünenlerin değil, herkesin hakkıdır.
Ve sen Azerbaycan…
Sen bizim için sıradan bir ülke değilsin. Sen, dilimizin, kültürümüzün, tarihimizin ve ortak değerlerimizin kardeşisin. Aramızda yalnızca sınırlar değil, gönül bağları da var. Yıllardır “İki devlet, tek millet” diyerek bu kardeşliği anlatıyoruz. Bu sözün yalnızca güzel bir slogan olarak kalmasını değil, zor zamanlarda da anlamını korumasını istiyoruz.
Türklük ve İslam, bu coğrafyada yüzyıllardır iç içe geçmiş değerlerdir. İnsanların kimliğini, kültürünü ve hayatını şekillendiren bu değerleri birbirinden koparmak kolay değildir. Ancak asıl önemli olan, hangi inanca sahip olursa olsun her insanın özgürce yaşayabilmesi ve haklarının korunmasıdır.
Azerbaycan halkının sesini dinle. Toplumun kaygılarını gör, gençlerin geleceğini düşün ve atılan adımları bir kez daha değerlendir.
Biz Türkiye olarak başörtüsü yasaklarının açtığı yaraları çok iyi biliyoruz. Aynı acıların başka ülkelerde, hele ki kardeş bildiğimiz bir ülkede yeniden yaşanmasını istemiyoruz.
Yapma bunu Azerbaycan!
Kardeşlik, yalnızca sevinçleri paylaşmak değildir. Yanlış gördüğümüzde birbirimizi uyarmak, birbirimizin yaralarını hatırlamak ve daha iyisini istemektir.
Dileğimiz, insanların inançları yüzünden değil, emekleri ve başarılarıyla değerlendirildiği bir Azerbaycan görmek.
Nihayetinde biz ne diyoruz?
İki devlet, tek millet.
Bu sözün anlamını da değerini de hep birlikte koruyalım. Dün olduğu gibi bugün de, yarın da…