Bu hafta insanların hayat hikâyelerinden öğrendiğim bir konuyu ele almak istiyorum: Hayatta kalmak.

Yaklaşık bir yıl önce Manşet Gazetesi sahibi Ayhan Polat ile anlaşırken kendime bir söz vermiştim. Sürekli olumsuz haberlerle karşılaşan insanların karşısına, psikolojik gelişimlerini destekleyecek, onlara moral ve umut verecek yazılar koymak istiyordum. Ben de uzun süre böyle yazdım. Bilimin ışığında, kendi hayatımdan bir umut parçası bırakarak…

Bugün hâlâ bilime, psikolojik gelişime ve insanın değişebilme gücüne inanıyorum. Fakat aradan geçen bir yıl, bana umuda bakmayı değil, insanın umutsuzlukla nasıl yaşadığını daha çok öğretti.

Ülke gündemi, ekonomik koşullar, güven duygusundaki zedelenmeler, modern hayatın getirdiği kolaylıkların yanında götürdükleri, kayıplarımız ve geleceğe dair belirsizlikler…

Bütün bunlara bakarken son zamanlarda insanların nasıl yaşadıklarını değil, nasıl hayatta kaldıklarını izliyorum. Ve beni bu yazıya iten de tam olarak bu oldu.

Bu hafta farklı yaşlardan insanların hayat hikayelerini dinledim. Yaşları, yaşamları ve deneyimleri birbirinden çok farklıydı. Fakat anlattıkları hikayelerin altında ortak bir düğüm vardı: Yorgunluk.

Güvensizlikte de vardı bu yorgunluk.

Ekonomik sıkışmışlıkta da.

Suçlulukta, kayıplarda, gelecek kaygısında ve sürekli tetikte olma hâlinde de…

Psikoloji açısından baktığımızda bunun şaşırtıcı bir tarafı yok. İnsan zihni belirsizlik ve tehdit karşısında kendisini korumaya çalışır. Tehdit algısının uzun süre devam etmesi, kişinin bilişsel ve duygusal kaynaklarını tüketebilir. Sürekli mücadele etmek zorunda kalmak, zamanla insanın yalnızca enerjisini değil, geleceğe dair beklentisini de etkileyebilir. Ama benim asıl merak ettiğim, bütün bunlara rağmen insanların hayata nasıl tutunduğuydu. Çünkü onlara “Nasılsın?” diye sorduğumda çoğu zaman hayatlarının iyi olduğunu söylemediler.

Fakat başka bir cümle söylediler:

“Hayat devam ediyor.”

Başta sıradan bir cümle gibi geldi.

Sonra düşündüm. Belki de bu bir teselli cümlesi değildi. Belki bu, insanın içinde çalışan çok daha temel bir mekanizmanın ifadesiydi: Direnç.

Psikolojik dayanıklılık, insanın hiç kırılmaması ya da hiç yorulmaması değildir. Zorlayıcı yaşam olaylarına rağmen uyum sağlayabilmesi, anlamını yeniden kurabilmesi ve değişen koşullara psikolojik esneklik gösterebilmesidir.

Yani dayanıklılık, acının yokluğu değildir.

Acının içinde kendimizi tamamen kaybetmemektir. Belki de bugün yeniden düşünmemiz gereken şey tam olarak bu.

Çünkü size bu yazıda umut satmak istemiyorum.

Bazen “Her şey güzel olacak” demek, hayatın gerçekten zor olduğu bir insana yeterince temas etmiyor.

Her şey güzel olmayabilir.

Bazı kayıpların telafisi yoktur.

Bazı yaraların izi kalır.

Bazı dönemlerde hayatın tadı ve tuzu gerçekten azalır.

Hatta bazı evlerde biter.

Fakat bütün bunların arasında insanın içinde, her şeye rağmen yaşamla bağını sürdüren bir direnç bulunabilir. Belki de önce umuda değil, o dirence bakmamız gerekiyor. Çünkü şefkat de burada başlıyor. Şefkat, acıyı ortadan kaldırmak değildir. Acının yanına nezaketi koyabilmektir. Kendimize sürekli “Daha güçlü olmalıyım” demek yerine, “Ben de zorlanıyorum” diyebilmek…

Bu bir teslimiyet değildir.

Aksine, insanın kendi deneyimiyle yeniden bağ kurabilmesidir. Belki de psikolojik iyilik hâli her zaman hayatı değiştirmekten geçmiyor. Bazen değiştiremeyeceğimiz koşulların içinde, kendi tepkilerimiz ve seçimlerimiz üzerinde sahip olduğumuz alanı fark etmekten geçiyor.

Bu yüzden artık insanlara bir sandal uzatıp, “Gel, umut var.” demek istemiyorum.

Yolu açmak istiyorum.

Önden gidip, “Buradan da geçilebilir” demek istiyorum.

Çünkü bugün hepimizin kendimize sorması gereken soru belki de “Nasıl mutlu olurum?” değil. Önce: Hayatta kalmak için ne yapıyorum?

Ve ardından: Hayatta kalırken kendimden ne kadarını kaybediyorum?

Çünkü yaşamak ve hayatta olmak aynı şey değil.

Günümüzde birçok insan hayatta kalmaya çalışıyor. Fakat insan yalnızca tehlikeden uzak kalmak için değil, anlam kurmak, bağ kurmak, ait hissetmek ve kendisiyle ilişki kurmak için de yaşar. Belki de bundan sonraki mesele, hayatta kalmaktan yaşama doğru küçük bir alan açabilmek. Her şeyi değiştiremeyebiliriz.

Ama kendimize nasıl davranacağımızı seçebiliriz.

Birbirimize nasıl yaklaşacağımızı seçebiliriz.

Acımızı inkâr etmek yerine ona nezaket katabiliriz. Ve belki zamanla o nezaket, şefkate dönüşebilir. Bazen hayatın bize bıraktığı en büyük ders, her koşulda güçlü olmamız gerektiği değildir. Belki güçlü olmak zorunda olmadığımızı kabul ettiğimiz yerde başka bir güç doğuyordur.

Çünkü ölüm bizi kıymetli yapıyor.

Bir gün bitecek olması, bugün burada oluşumuzu daha anlamlı kılıyor. Belki bu yüzden yaşamın değerini yalnızca güzel günlerde aramamalıyız.

Bazen yaşam, hiçbir şey düzelmemişken bile devam eden o küçük bağın kendisidir.

Ve ben bu hafta insanların hayat hikayelerini dinlerken şunu düşündüm:

Belki hayat her zaman güzel olduğu için devam etmiyor. Bazen devam ettiği için yeniden anlam kazanıyor.

Belki umut, her şeyin iyi olacağına inanmak değildir.

Belki umut, önce direnci fark etmektir.

Sonra bir nefes.

Bir adım.

Ve bir adım daha…

Çünkü bazen insanın ihtiyacı olan şey, önüne bir sandal bırakılması değil, önündeki yolun açıldığını görebilmektir.

Hayat devam ediyor.

Ve belki şimdi asıl sorumuz şu:

Biz, hayat devam ederken nasıl yaşayacağız?