Günümüzde toplumsal ilişkilerde giderek daha görünür hâle gelen bir eğilim var: İnsanları tanımadan önce sınıflandırıyoruz. Bir kişinin siyasi görüşünü, yaşam tarzını, sosyal grubunu ya da kimliğini öğrendiğimiz anda onun hakkında zihinsel bir çerçeve oluşturuyoruz. Sonrasında ise çoğu zaman kişiyi tanımaya değil, oluşturduğumuz çerçeveyi doğrulamaya başlıyoruz. Bu yalnızca bireysel bir iletişim problemi değil, sosyal psikolojinin kategorizasyon, sosyal kimlik, önyargı ve grup dinamikleri üzerinden incelediği toplumsal bir süreçtir. İnsan zihni karmaşık sosyal dünyayı anlamlandırmak için insanları kategorilere ayırır. Bu doğal bir bilişsel süreçtir. Ancak kategoriler bireyin önüne geçtiğinde, insanı ait olduğunu düşündüğümüz grubun özellikleri üzerinden değerlendirmeye başlarız. Artık karşımızdaki insanı değil, onun temsil ettiğini düşündüğümüz grubu görürüz. Sosyal Kimlik Kuramı'nın da ortaya koyduğu üzere bireyler yalnızca kişisel özellikleriyle değil, ait oldukları gruplar üzerinden de kendilerini tanımlar. Sorun, “biz” ve “onlar” ayrımının psikolojik mesafeye dönüşmesiyle başlar. Böylece bireysel farklılıklar görünmez olur. Karşımızdaki kişi kendi yaşam öyküsü olan bir birey olmaktan çıkar, bir grubun temsilcisine dönüşür. Önyargı da çoğu zaman tam burada güçlenir: Gerçek bilgiden çok, kategoriye ilişkin ön kabullerimiz üzerinden hüküm vermeye başlarız. Kutuplaşma ise farklı görüşlerin varlığından ibaret değildir. Farklılıkların kimlik temelli hâle gelmesi ve karşı grubun tehdit olarak algılanmasıdır. Bu noktada artık yalnızca “Hangi fikir doğru?” sorusu sorulmaz.

“Ben kimim, biz kimiz, onlar kim?” soruları da tartışmanın içine girer.

Kimlik tehdit edildiğinde birey, karşı tarafı anlamaktan çok kendi grubunu savunmaya yönelebilir. Böylece fikirler üzerinden yürütülmesi gereken tartışmalar, giderek kimlik çatışmalarına dönüşür. Sosyal medya bu süreci daha da görünür hâle getiriyor. Bir insanın yıllarca oluşturduğu düşünsel dünyayı birkaç saniyelik bir video üzerinden değerlendiriyor, tek bir cümlesinden karakter analizi çıkarıyor ve onu ait olduğunu düşündüğümüz grubun bütün özellikleriyle tanımlıyoruz. Oysa bir insanı anlamak ile onu sınıflandırmak aynı şey değildir.

Sınıflandırmak hızlıdır; anlamak zaman, merak ve psikolojik esneklik gerektirir. Çünkü insan kategoriler kadar keskin değildir. Bir insan aynı anda farklı, hatta çelişkili özellikler taşıyabilir. Bir konuda bizimle aynı düşünürken başka bir konuda tamamen karşıt olabilir. Bu bir tutarsızlık olmak zorunda değildir. İnsan psikolojisi kategoriler kadar kesin değildir. Belki de toplumsal olarak yeniden öğrenmemiz gereken şey, farklılıkları ortadan kaldırmak değil, farklılıklarla birlikte yaşayabilme kapasitemizi geliştirmektir. Çünkü psikolojik olarak olgun bir toplum, herkesin aynı düşündüğü toplum değildir. Farklı düşünen insanların birbirlerini değersizleştirmeden ve tehdit olarak görmeden bir arada yaşayabildiği toplumdur. Empati de tam burada önem kazanır. Empati, karşımızdaki kişinin görüşünü onaylamak değildir. Onun dünyasını anlamaya çalışmaktır. Bu nedenle “Sana katılmıyorum.” ile “Seni anlamaya çalışmıyorum.” aynı şey değildir. Belki bugün birbirimize sormamız gereken soru da değişmeli:

“Sen hangi taraftasın?” yerine, “Seni bu düşünceye getiren ne oldu?”

Çünkü toplumsal birlik, insanların aynı olmasıyla değil farklılıkların düşmanlığa dönüşmesini engelleyebilecek psikolojik olgunluğa sahip olmasıyla mümkündür. Belki de bugün en çok ihtiyacımız olan şey yeni bir taraf seçmek değil,

birbirimizi yeniden insan olarak görebilmek.