Bayram dönüşü yollar kalabalıklaştıkça trafikteki gerginlik de görünür hale geliyor. Bir korna sesi, birkaç saniyelik gecikme ya da küçük bir sürüş hatası beklenmedik ölçüde sert tepkilere yol açabiliyor. Peki gerçekten trafikteki sorun sürücüler mi, yoksa trafik yalnızca toplumun ruh halini yansıtan bir ayna mı?
Psikoloji bilimi bize öfkenin çoğu zaman görünen nedenden kaynaklanmadığını söyler. İnsanlar genellikle yaşadıkları olaya değil, taşıdıkları yükün ağırlığına tepki verirler. Son yıllarda bireyler yalnızca ekonomik veya sosyal baskılarla değil, aynı zamanda sürekli bir belirsizlik duygusuyla yaşamaya çalışıyor. Gelecek kaygısı, artan yaşam maliyetleri, yoğun çalışma temposu, dijital dünyanın bitmeyen uyarıları ve dinlenmeye fırsat bırakmayan yaşam biçimi, sinir sistemini sürekli tetikte tutuyor. Beyin uzun süre stres altında kaldığında tehdit algısı yükselir. Bu durumda kişi olayları değerlendirmek yerine savunmaya geçmeye daha yatkın hale gelir. Empati azalır, tahammül sınırı düşer ve en küçük olumsuzluk bile olduğundan daha büyük hissedilir. Bu nedenle trafikte yaşanan birçok öfke patlamasını yalnızca sürüş kültürüyle açıklamak eksik kalır. Çünkü direksiyon başındaki kişi çoğu zaman yalnızca araç kullanmıyordur aynı zamanda yorgunluğunu, kaygılarını, hayal kırıklıklarını ve birikmiş stresini de taşımaktadır. Bugün trafikte karşılaştığımız tablo, aslında toplumun genel psikolojik iklimine dair önemli ipuçları veriyor. İnsanlar birbirine daha hızlı öfkeleniyor çünkü uzun süredir sakinleşmeye değil, mücadele etmeye çalışıyorlar. Belki de asıl sorulması gereken soru şudur:
Trafikte tahammül mü azalıyor, yoksa insanların taşıdığı görünmez yük her geçen gün biraz daha mı ağırlaşıyor? Çünkü bazen bir aracın önümüze kırılması öfkenin nedeni değildir. Sadece zaten dolu olan bardağı taşıran son damladır.