Günümüzde okur yazarlıkla ilgili pek çok yorumlar okuyoruz. Kimine göre ‘okuyup yazmadaki başarı alfabe harflerindedir.’ Kimine göre ‘zor alfabenin bir anlamı yok, Japonya gibi ülkelerin alfabeleri gelişmelerine bir zararı yok.’ Kimisi ‘okur olmanın alfabe ve yazılarla bir ilgisi yok’ gibi değişik yorumlar dinler ve okuruz sürekli.
Özellikle ülkemizdeki Harf İnkılabının önemli nedeni de Osmanlının kullandığı alfabenin zorluğuna bağlanır. Bu konuda ben bunun asla doğru olmadığına inananlardanım. Selçuklu döneminde, Endülüs’te ve İslam coğrafyasındaki o dönemin buluşları bu alfabe ile yapılmıştır. Ama alfabemizi okuyamadığımız için Batının bize öğrettiği kaşifleri gerçek sandık, oysa onlardan yıllarca önce ecdadımızın o keşifleri yaptığını öğrendik.
Bir başka konu da Osmanlı’da okur yazarlığın %10 bile olmadığı yalanıdır. Oysa o dönemde neredeyse her evde herkes Kuran okumasını bilirdi. Kuran okumanın namaz gibi bir ibadet olduğu, her harfine 10 sevap verildiği hadisi gereği, kuran okunurdu. Zaten günlük yazı da aynı alfabeyle yazıldığı için otomatik olarak Kuran okuyanlar, diğer yazıları da okurlardı.
O dönemde ayrıca başka bir okurluk daha vardı ki, bu alfabe okumasından daha önemliydi. Okumayı, harflerin, sembollerin vb. anlamlarını görerek veya dokunarak anlama sürecidir. Şeklinde tanımlanır. Bence Yusuf Kaplan’ın okuma tanımı daha gerçekçidir. O Okumayı; “okumak” eline sadece basılı bir metni alıp kelimelerini söylemek değildir. Okumaktan maksat bir dünya inşası; evvela kendinin daha sonra da yalnızca bütün insanlığın değil, bütün varlığın nefes alıp verebileceği bir dünya inşa etme kaygısıdır. Herkesin kendince kendi olacağı, kendi kalacağı, kendi hayatını yaşayacağı bir dünya inşasıdır.
Bu tanıma göre toplumda okurlar kimlerdir?
Eskiden mi daha çok okur vardı, şimdi mi?
Günümüzdeki okurlar bir okur mudur, yoksa bilgisayarın metinleri seslendirdiği birer robot mudur?
Bu sorular cevaplanırsa okurluk da anlaşılır.
Mesela eskiden köylerimizdeki nenelerimiz, dedelerimizin bir çok tecrübi bilgileri vardı. Bu bilgilere göre kolay bir hayat yaşarlardı. Olabilecek fiziksel ve doğal olayları kestirirler ve ona göre önlem alırlardı. Bu gün meteoroloji haberleri olmasa, hiçbir doğal olayı kavrayamaz durumda kalırız.
Mesela nenelerimiz; 27 Ocak, Kışın en soğuk zamanı, 31 Ocak Erbain’in (Zemherinin, 40 günlük kış döneminin) bitişi, 1 Şubat Hamsin fırtınası, 3 Şubat Çiftlik hayvanların çiftleşme döneminin başlangıcı, 6 Şubat Ağaç dikme zamanı, 18 Şubat Kuşların çiftleşme dönemi, 20 Şubat Cemrenin havaya düşmesi, 28 Şubat Leyleklerin gelmeye başlaması, 5 Mart Ağaçlara su yürümesi, 9 Mart Bağ budama zamanı, 11 Mart Kocakarı soğukları (7 gün sürer), 14 Mart Kaplumbağaların kış uykusundan uyanması, 21 Mart günle gecenin eşitlenmesi, Nevruz, baharın başlangıcı, 22 Mart Mart dokuzu fırtınası, 27 Mart Ağaçların tomurcuklanmaya ve yeşermeye başlaması vb. yılın neredeyse her gününün anlamını bilirdi.
Aile eğitiminde oturma, konuşma, yeme, temizlik, saygı ve sevgi, ibadet, misafir, yolculuk, komşuluk, aile kurallarının tamamı bilinirdi ve uygulanırdı. Ezberlenen şiirler, kasideler, destanlar, ilahiler, türkü ve şarkılar ezbere okunur ve bilinirdi.
İslam ve Türk tarihi, cenkler, fetihler akşamları evlerde konuşulur, bilinir ve anlatılırdı. Aileler soylarının kimlere kadar dayandığını soy şeceresi olarak nesillerine anlatırdı, akrabalarını bilir, tanır, ziyaret edip yardımcı olurlardı.
At biniciliği, hayvanla ve bedensel tarım yapma, hayvan tımarları, çevrede yaşayan vahşi hayvanların karakter ve davranışları bilinirdi. Silah kullanmak ve atıcılık, at yarışçıları, güreşler amatörce değil profesyonelce uygulanırdı. Atışmalar, halk ozan deyişleri her köyde birkaç tane bulunurdu.
Bulutların gelişinden, rüzgarın estiği yön ve şiddetten, gök yüzündeki yıldızlardan, gök yüzünün duruşundan hava durumunu bilir ve önlem alırlardı. Pusulası olmadan ağaçların yosunundan, gökteki yıldızlardan, güneşin hareketinden yönünü tayin edip, uzun yolculuk yaparlardı...
Her yaşlı gibi gençler de, makinalarını tamir eder, bir kazmaya sap yapmasını da olmasını da bilirdi, el becerisi olmayan toplumdan dışlanırdı. Kısaca hayatın her alanını bilen ve yaşayan bir toplum vardı. Doktorun olmadığı yerde otlardan ilaç yaparak, nenelerin kadınları doğurtarak, amcaların sünnet ederek, diş çekerek halkın sağlık hizmetlerini yürütürlerdi.
Şimdi hayatında kazmaya değil, kesere bile sap olamayacak, bilgisiz, tecrübesiz, becerisiz, günlük hayatına katkı sağlayacak bir kolaylıktan haberi olmayan OKURLARIMIZ mı daha okurular, yoksa o dönemin cahilleri dediğimiz OKUYAMAYANLARI mı?
Okumak yukarıda özetlediğimiz hayatı kolaylaştırıcı sonuçlara ulaşmak için olması gerekir. Oysa biz okudukça cahilleşmişiz, okumanın anlamına bile muttali olamamışız.
Bu nedenle benim iddiam, Osmanlı dönemindeki okurluk bu günkünden çok daha öndeydi, hakiki okurlarımız vardı. Her aile okurdu.
Ecdadımıza iftira atmayalım lütfen…