Çocuk yüreğin dev bir ormanı andırıyordu. “Kurtaracağım seni ey dünya! Seni saran -izmlerden, totem kılıklı -istlerden kurtaracağım! Yeniden buluşacaksın Alemlerin Efendisi’yle. Başına ne geldiyse zulüm adına, Yaradan’ın Sağlam İpi’ni bırakmaktan… ‘Temel eser’ niyetine bir faninin hayatını ‘ilkeler’ gibi sunmaktan, kula kulluktan kurtaracağım. Sonra ey dünya!

Düreceğim defterini Doğu’nun ve Batı’nın, Kuzey’in ve Güney’in diktasının…

Nefesini izleyeceğim, sonra basacağım ensesine bulanık hava avcılarının.”

Kararlıydın, ceddinden öğrenmiştin: “İman varsa imkân vardır!”

Sıvadın kollarını. Niyet ettin, Direniş’in Manevi Mimarı’nın önünde.

Zaman yetmiyor, akrep ile yelkovan bir kelebeğin kanadında uçup gidiyordu. Ömür kısa, yol uzun, iş yoğundu…

Vahiy, “Gücümüzden fazlasını yükleme Allah’ım!” ile dua etmeyi öğretiyor;

“Gücünüzün neye yettiğini bilemezsiniz, siz takatiniz tükenene kadar cehd edin.” aşılanıyordu. Işık güneyden gelmiş, Sibirya’yı ısıtmıştı, Ömer’in eliyle.

İspanya’yı Endülüs yapan;

Kudüs’ü, yıkılmaz sanılan Şarl’dan (!) koparan, İstanbul’u Müjde’nin başkentine çeviren ruh işte buydu. Sen okudun ama okuyuşun “dostlar alışverişte görsün” haftalık çay sohbetlerinden farklıydı.

Periyodik değildi, aşkın bir zamandı yaşadığın.

Unutmak için değil, harekete geçmek içindi. Okumak soylu bir eylemdi. Avucun avucunda.

Ulemanın kararıydı; binlerce er içinden sen seçilmiştin.

Odalar Birliği’nde, TÜSİAD baronuna karşı OSTİM’i, İkitelli’yi, Çıkrıkçılar’ı, Rüzgârlı’yı… savundun.

Anadolu’yu savundun Bizans’a karşı. Vuruşa vuruşa çekildin Odalar Birliği’nden.

Fiyonklu sıra arkadaşın Sülo, sevmedi seni hiçbir zaman, hazzetmedi; bir kaşık suda boğmak istedi. Başarın küplere bindirdi. Konya üç vekilin reyini verdi sana.

Yandaş medya fotomontaja sarıldı, asparagas üretti. “Gittiği her yerde camiye giriyor!” dediler. Namaz beş vakitti, bilmezlerdi. “Gösteriş olmasın diye Cuma’yı bile evde kılan” İsmet’in çocuklarıydı. Boşuna değildi; bir birikimin eseriydi: “Geldi İsmet, çekildi kısmet!”

Gün oldu; kader seni ülke yönetimine getirdi.

Sen, “Kıbrıs’ın tamamını alalım…” dedikçe, ortağın Ecevit, “Bunu dünyaya nasıl izah ederiz!” diye kaçacak delik aradı.

Ecevit ile açıldı aran.

“İmamlar da kadro alıyor, vay halimize…”

“Patır patır meslek okulları açılıyor, ne oldu Enstitü’müze…” Ecele faydası yoktu korkunun.

5 Eylül 1980’de, Erkmen’i “Siyonistle iş birliği yapıyor!” diye Dışişleri koltuğundan def edişin var ya, fena dokundu onlara…

24’ün fendi 376’yı yenmişti. Yeniden kurulmuştu Konya-Kudüs hattı. Okyanus’un ötesinden icazetlenen pırpırlı, ihtilal borusunu öttürdü bir sabah.

Seni alıp götürdüler, iki metrelik koğuşa.

Gelip gidene soruyordun: “Teşkilat ne durumda, seçime hazır mıyız…?” Mehmet Zahid Sultan’ın şehadetini öğrendin pilli siyah radyodan.

Yeltendin çıkmak için. Ne mümkündü; istibdadın prangası takılıydı hücrenin her yerinde… Derlenip toparlandı sevenlerin.

83’ün güzünde kongreye mesajın ulaştı, yüz binler haykırdı; sen bütün kalbinle oradaydın.

Lider çalışan adamdı; yorulan, ter akıtan, gözyaşı pınar olan, azimle yürüyendi. Oysa herkes genel başkan olabilirdi. Seçim kazanmak olsaydı amacın, %4’leri, %7’leri gördüğünde “Benden bu kadar!” derdin genel başkanlar gibi.

Oysa sen liderdin.

Gayret senden, başarı Allah’tandı. “Okyanusta bir damla”ydı parti kapatmalar, engeller. Dünyeviydi nihayet. Asıl olan sabır, sebat, gayretti. Dört dış, iki iç darbe sarstı seni. Sendeledin lakin yıkılmadın.

Gidenlerin önüne iyi niyet taşları örmüşlerdi. “Tamam, iyi hoş da yüzde 2 ile giden hareketten ne çıkar? Hocamız yine hocamız. Lakin biz bu yolu bırakmalıyız!” Tebliğ bu değildi. Hayatında farzdan eser kalmamış, hatasıyla yüzleşmemiş insana ancak yardım edilirdi.

Bir gadre uğramışsa, “Hâlık’a tazim, mahlûka şefkat” evrensel prensibiyle elinden tutulurdu. Kutlu Devir’de Ebubekir, Ömer, Osman, Ali vardı Şanlı Önder’in yanı başında. Komutan senden olmalıydı, asker de…

………………….

Seni sevenler milyonlar, “Keşke daha fazla çalışsaydık da yeni bir zaferle taçlandırsaydık davayı!” hayıflanmasıyla oradaydı. Ayrılığa düşenler, “Bir bizim hâlimize bak, bir de şu mahşeri cemaate! Şimdi renksiz, tatsız, tuzsuz, şekilsiz, biçimsiz, fikirsiz, ahenksiz bir ucubeye döndük!” diyorlar.

Yaktığın meşale her ferdin ısınacağı bir ocağa çağırıyor.

Tarık’ın gemileri yaktığı Atlas Okyanusu’na, Selahaddin’in ordusuna, Osman Bey’in çadırına, Fatih’in sancağına, Abdülhamid’in otağına… İstanbul’da milyonlar, yeryüzünde milyarlar senin arkandan yürüdüler.

“Mücahit… Mücahit…” bir şahitlikti.

“İşte ordu, işte komutan!” sarsılmaz bir komuttu, safını belirleyen.

Hayatın kadar naaşın da özgürleştirdi ruhları. Halk yürüyüşü, cunta’ya inattı. 31 Mart’ın rövanşıydı. Grup kararına uyup gelemeyen vefasız, söyleyecek sözü olmayan sedasız, şimdi bir ömürlük utancı yaşayacak.

Metin Yüksel, Ahmed Yasin, Rantisi, Ali İzzet, Ahmet Mesud, Mursi… yolunu gözlüyorlar.

Bir Kutlu Kervan’a kavuşasın diye.

Yolun yolumuz. Bizi duymayacaksın.

Ama biz, sen aramızdaymışsın gibi yâd edeceğiz hatıranı.

“Zafer inananlarındır ve zafer yakındır!” demiştin.

Şimdi hedef Roma!