Kadın cinayetlerinin psikolojik ve sosyolojik boyutuna dair düşünürken zihnimdeki sorulara cevap aramaya başladım. Bir insan, bir zamanlar hayatını paylaştığı başka bir insanın kendisinden bağımsız bir hayat kurmasını neden kabullenemez?

Bir ilişkinin bitişi nasıl olur da bazı durumlarda tehditlere, takibe ve cinayete dönüşebilir? Kadın cinayetlerini konuşurken çoğu zaman sonuca odaklanıyoruz. Bir kadın daha öldürülüyor, geride bir aile, yarım kalan bir hayat ve cevapsız sorular kalıyor. Oysa üzerinde durmamız gereken, yalnızca bir insanın neden öldürdüğü değil, bir kadının kendi hayatına ilişkin kararının nasıl olup da başka bir insanın kontrol etmesi gereken bir meseleye dönüştürülebildiğidir.

Psikolojik açıdan ayrılık, insanın alışkanlıklarının, beklentilerinin ve geleceğe ilişkin tasarılarının değiştiği bir kayıp sürecidir. Bu süreçte üzüntü, öfke, yalnızlık ve reddedilme hissi yaşanabilir. Ancak her ayrılık acısı şiddete dönüşmez. Burada asıl mesele, kişinin yaşadığı duygudan çok, o duyguyu nasıl anlamlandırdığı ve karşısındaki insanın sınırlarını ne ölçüde tanıdığıdır. Bazı kişiler için ayrılık, sona eren bir ilişkinin ardından yeni bir yaşam kurma sürecidir. Bazıları içinse reddedilmek, kişisel bir yenilgi ya da güç kaybı gibi algılanabilir. Kişi, ilişkinin bitmesini kabullenmek yerine karşı tarafın kararını değiştirmeye, onu suçlamaya veya cezalandırmaya yönelebilir. Kontrolün kaybedildiği düşüncesi, özellikle diğer insanın bağımsızlığını kabul etmekte zorlanan kişilerde tehlikeli davranışlarla birleşebilir. Fakat burada önemli bir ayrım var. Bir insanın ayrılığı kabullenmekte zorlanması başka, bu nedenle karşısındaki insanın yaşamı üzerinde hak iddia etmesi başkadır. Öfke, kıskançlık ya da reddedilme hissi şiddetin kaçınılmaz nedeni değildir. Bu duygular, hiçbir koşulda şiddetin gerekçesi olarak sunulamaz.

Peki, bir insanın kontrol etme ihtiyacı yalnızca kendi psikolojisiyle açıklanabilir mi?

İşte burada sosyolojik boyut devreye giriyor. Çünkü insan, içinde yaşadığı toplumdan bağımsız düşünmez. Ailede öğrendiği ilişki biçimleri, toplumsal cinsiyet rolleri ve güç hakkındaki kabulleri, diğer insanlarla kurduğu ilişkileri de etkiler. Erkeğin karar veren, otorite kuran ve sözünü geçiren kişi olması gerektiği düşüncesi, kadının ise uyum sağlaması, ilişkiyi sürdürmesi ve karşı tarafın beklentilerine göre hareket etmesi gerektiği yönündeki kabuller, eşitsiz ilişkileri besleyebilir. Böyle bir anlayışta kadının ayrılma kararı, kendi hayatı üzerinde söz sahibi olmasının doğal bir sonucu olarak değil, karşı tarafın otoritesine karşı bir meydan okuma olarak algılanabilir.

Kıskançlığın sevgiyle, kontrolün korumayla, ısrarlı takibin bağlılıkla karıştırılması da tam bu noktada önem kazanıyor. Toplumda normalleştirilen her davranış sağlıklı değildir. Bir kadının kimlerle görüşeceğine karar vermek, hareketlerini kısıtlamak, ayrılmak istediğinde tehdit etmek veya onu takip etmek, sevginin göstergesi olarak değerlendirilemez. Özellikle bu davranışlar bir örüntü oluşturduğunda, kadının özgürlüğünü ve güvenliğini tehdit eden bir kontrol biçimine dönüşebilir. Kadın cinayetlerini yalnızca bireysel öfke patlamaları olarak ele almak, bu toplumsal zemini gözden kaçırmamıza neden olur. Elbette her vakayı aynı nedenle açıklayamayız. Şiddetin ortaya çıkışında bireysel özellikler, ilişki dinamikleri, toplumsal cinsiyet eşitsizliği ve koruyucu mekanizmaların işleyişi farklı biçimlerde etkili olabilir. Ancak ortak bir soruyu sormaktan kaçınamayız. Kadının kendi hayatına ilişkin karar vermesi neden hâlâ bazı ilişkilerde kabul edilmesi gereken bir hak değil de engellenmesi gereken bir davranış gibi görülebiliyor?

Bir psikolojik danışman olarak insan davranışlarını anlamaya çalışmanın önemine inanıyorum. Ancak anlamak, haklı çıkarmak değildir. Bir insanın reddedilme karşısında yaşadığı duyguları değerlendirebiliriz fakat bu duyguların başka bir insanın yaşamını kontrol etme hakkı vermediğini de açıkça ifade etmeliyiz. Psikolojik destek, kişinin duygularını tanımasına ve davranışlarının sorumluluğunu üstlenmesine yardımcı olabilir. Bununla birlikte kadın cinayetlerinin önlenmesi, yalnızca bireysel farkındalıkla mümkün değildir. Tehditlerin ciddiye alınması, şiddet riskinin erken değerlendirilmesi, etkili koruma mekanizmalarının işletilmesi ve toplumsal eşitliğin güçlendirilmesi gerekir. Özellikle ayrılık dönemlerinde tehdit, takip veya geçmiş şiddet varsa riskin arttığı ihtimali göz ardı edilmemelidir. Bu nedenle kadına neden ayrılamadığını sormak yerine, ayrılmak istediğinde neden güvende olamadığını sorgulamalıyız. Çünkü bir kadının hayatını yeniden kurabilmesi, yalnızca kişisel cesaretine değil, çevresindeki insanların ve kurumların ona ne ölçüde güvenlik sağlayabildiğine de bağlıdır. Belki de artık soruyu değiştirmemiz gerekiyor. Bir insan neden ayrılığı kabullenemiyor sorusunun yanında, ayrılığı kabullenemediğinde kendisine ne yapma hakkı tanıyor diye de sormalıyız. Çünkü mesele yalnızca kaybetmenin yarattığı acı değil, o acı karşısında diğer insanın özgürlüğünü tanıyabilmektir. Bir ilişkinin bitmesi, bir insanın hayatının bitmesi anlamına gelmez. Bir kadının gitme kararı, başka bir insanın otoritesine saldırı değildir. Hiç kimse sevdiğini söylediği bir insanın hayatı üzerinde mülkiyet hakkına sahip değildir. Metanoia, dönüşüm demektir. Bazen dönüşüm, bireyin kendi duygularını anlamasıyla, bazen de toplumun sevgiyle sahiplik, bağlılıkla kontrol arasındaki çizgiyi yeniden düşünmesiyle başlar.

Kadın cinayetlerini önlemek istiyorsak yalnızca ölümlerin ardından konuşmamalıyız. Şiddeti mümkün kılan düşünceleri, eşitsiz ilişkileri ve zamanında müdahale edilmesi gereken riskleri de konuşmalıyız. Çünkü bir insanın gitme hakkını kabul etmek, kaybetmenin acısını hiç yaşamamak değildir. O acıyı, başka bir insanın özgürlüğünü ve yaşam hakkını ihlal etmeden taşıyabi

lmektir.