Günümüz dünyasında şiddetin yüzü yalnızca sokakta, evde ya da haber bültenlerinde karşımıza çıkmıyor. Şiddet, zaman içerisinde günlük konuşma dilimize, davranışlarımıza ve hatta dijital dünyadaki etkileşimlerimize kadar sirayet eden daha görünmez bir biçime dönüşüyor. Biraz zamanı büküp geriye gittiğimizde, bir insanın başka bir insana verdiği zararın ardından ortaya çıkan utanç ve pişmanlık duygusunun daha belirgin olduğu bir toplumsal tabloyla karşılaşabiliriz.
Elbette geçmişte şiddetin olmadığı bir dünyadan söz etmiyorum. Şiddet insanlık tarihi kadar eski. Ancak değişen şey, şiddetin varlığından çok, ona yüklediğimiz anlam ve onu karşılama biçimimiz. Bir davranışın ilk kez gerçekleşmesi ile zaman içerisinde sıradanlaşması arasında önemli bir fark vardır. Tekrarlanan her olay, toplumun dikkatini bir süre daha üzerinde tutar. Ardından tepki azalabilir, şaşkınlık yerini alışkanlığa bırakabilir. Böylece daha önce kabul edilemez görülen bir davranış, zaman içerisinde “olağan” kabul edilmeye başlanabilir. Tam da burada normalleşme başlar. Normalleşen her davranışın meşru hâle geldiğini söylemek mümkün değildir. Ancak bir davranışın sürekli görünür olması, ona karşı toplumsal duyarlılığın azalmasına ve sınırların bulanıklaşmasına zemin hazırlayabilir. Bu bulanıklık, zarar veren davranışların daha kolay gerekçelendirilmesine ve bazı durumlarda meşrulaştırılmasına yol açabilir.
Şiddetin dönüşümündeki en tehlikeli aşamalardan biri de budur. Çünkü şiddet yalnızca uygulandığı anda zarar vermez. Şiddetin sıradanlaşması, ona tanık olanların da sınırlarını değiştirebilir. Dün tepki gösterdiğimiz bir davranışa bugün daha az şaşırabilir, yarın ise yalnızca birkaç saniyeliğine bakıp geçebiliriz. Dijital çağ ise bu süreci daha da hızlandırdı. Bugün bir görüntü, bir hakaret, bir tehdit ya da bir zorbalık saniyeler içerisinde binlerce kişiye ulaşabiliyor. Üstelik dijital ortam, şiddetin fiziksel mesafesini ortadan kaldırırken, fail ile mağdur arasındaki insani bağı da görünmez hâle getirebiliyor. Ekranın arkasındaki insanı görmemek, bazı kişiler için söyledikleri sözlerin veya yaptıkları davranışların sonuçlarını daha az hissetmek anlamına gelebiliyor.
Böylece şiddet yalnızca fiziksel olmaktan çıkıyor.
Bir yorumda, bir mesajda, bir görüntünün paylaşılmasında, toplu bir linçte, tehditte ya da bir çocuğun maruz kaldığı dijital zorbalıkta karşımıza çıkabiliyor. Ve belki de şiddetin en görünmeyen yüzü tam olarak burada ortaya çıkıyor: Şiddet, artık her zaman şiddet gibi görünmüyor. Toplumsal değerlerimizin dönüşümüyle birlikte güven, dayanışma, empati ve birbirinin sınırlarına saygı gibi değerlerin de yeniden düşünülmesi gerekiyor. Çünkü şiddet yalnızca bireysel bir davranış değildir aynı zamanda toplumun neye tepki verdiği, neyi görmezden geldiği ve hangi davranışları zaman içerisinde sıradanlaştırdığıyla da ilgilidir.
Bugün bu mesele çocuklarımızın okullarına, eğitim ortamlarına ve onların dijital dünyasına kadar ulaşmış durumda. Çocukların güvenliğini, eğitim hakkını ve psikolojik bütünlüğünü tehdit eden şiddet biçimleri karşısında verilen toplumsal tepki elbette önemlidir.
Fakat asıl mesele, tepkinin ne kadar sürdüğüdür.
Çünkü geçmişte birçok olay büyük bir öfke yaratmış, ardından gündem değişmiş ve toplum başka bir konuya yönelmiştir. Bugün tepki gösterdiğimiz bir davranışın yarın unutulmasına izin verirsek, normalleşme döngüsünü yeniden üretme ihtimalimiz vardır. Bu nedenle asıl soru belki de şudur:
Bugün gösterdiğimiz tepki, zaman içerisinde sessizleşen bir siteme mi dönüşecek? Yoksa şiddetin normalleşmesine karşı toplumsal bir kırılma noktası mı oluşturacak?
Çünkü mesele yalnızca şiddetin varlığı değildir.
Mesele, şiddet karşısında ne kadar süre sessiz kalacağımızdır. Ve belki de bir toplumun şiddetle mücadelesi, şiddetin ne kadarını gördüğünden çok, gördüğü şiddete ne kadar süreyle “artık normal değil” diyebildiğiyle ölçülür.