Bu hafta Etiler'de bir kafede otururken etrafımı izliyordum. Eşlik ettiğim sohbetin bir cümlesi beni "İnsan neden sahip olduklarıyla yetinmekte zorlanır?" Sorusuna götürdü. Neden insanın bir hedefe ulaştığında hissettiği tatmin zamanla azalır ve zihni yeniden ulaşılması gereken başka bir hedef üretir?

Daha fazla kazanmak, daha yüksek bir statüye ulaşmak, daha güzel görünmek ya da daha başarılı bir hayat kurmak…

Bütün bunlar gerçekten ihtiyaçlarımızın bir sonucu mudur, yoksa zamanla öğrendiğimiz beklentilerin ve kendimizi değerlendirme biçimimizin bir yansıması mıdır?

Bu sorularla etrafı izlerken buldum kendimi.

Psikolojik açıdan daha fazlasını istemek, kendi başına sorunlu bir eğilim değildir. İnsan gelişmeye, öğrenmeye, çevresini anlamlandırmaya ve geleceğine yönelik hedefler oluşturmaya ihtiyaç duyar. Ancak gelişim arzusu ile sürekli yetersiz hissetmek arasındaki farkı anlamak önemlidir. Çünkü bazen insan, hayatını iyileştirmek için çaba gösterirken bazen de kendisini yeterli hissedebilmek için durmaksızın bir şeylerin peşinden koşar. İlkinde hedefler kişisel gelişime hizmet ederken ikincisinde kişinin kendilik değeri, ulaşmayı başardığı sonuçlara bağımlı hâle gelebilir.

Bu noktada psikolojideki iki kavram bize önemli bir açıklama sunar: Hedonik adaptasyon ve sosyal karşılaştırma. Hedonik adaptasyon, olumlu yaşam değişikliklerine zaman içinde alışmamızı ve bu değişikliklerin başlangıçta yarattığı duygusal etkinin azalabilmesini ifade eder. Uzun zamandır hayalini kurduğumuz bir işe girdiğimizi düşünelim. Başlangıçta yoğun bir mutluluk ve başarı duygusu yaşarız. Ancak bir süre sonra yeni işimiz gündelik hayatın sıradan bir parçasına dönüşür. Ardından daha yüksek bir pozisyon, daha fazla gelir veya yeni bir başarı hedefi belirir. Böylece bir zamanlar ulaşmak istediğimiz nokta, yeni beklentilerimizin başlangıcına dönüşür. Bu süreç, insanın neden sürekli daha fazlasını aradığını anlamamıza yardımcı olur. Bununla birlikte, her yeni hedefin veya tatmin duygusundaki her azalmanın hedonik adaptasyonla açıklanamayacağını da belirtmek gerekir. Bazen yeni hedefler gerçek ihtiyaçlardan, bazen değişen yaşam koşullarından, bazen de kişinin kendisiyle ilgili değerlendirmelerinden kaynaklanır. Önemli olan, hedeflerimizin yaşamımıza nasıl bir katkı sağladığını ve kendimizi nasıl hissettiğimizi hangi ölçütlere bağladığımızı fark edebilmektir.

Sosyal psikolog Leon Festinger'in 1954 yılında ortaya koyduğu sosyal karşılaştırma kuramı, bu arayışın bir başka boyutunu açıklar. İnsanlar kendi yeteneklerini, başarılarını ve konumlarını değerlendirmek için başkalarıyla karşılaştırma yapabilir. Bu karşılaştırma bazen öğrenmeyi ve gelişmeyi destekler. Ancak kişinin kendi değerini sürekli başkalarının sahip oldukları üzerinden belirlemesi, memnuniyetsizliği de besleyebilir. Kişi kendi ilerlemesini görmek yerine, kendisinden daha başarılı olanlara odaklanabilir. Gelirini, fiziksel görünümünü, mesleki başarısını veya ilişkilerini başkalarının hayatlarıyla kıyasladıkça, sahip oldukları yetersiz görünmeye başlayabilir.

Burada dikkat çekici olan, kişinin yaşam koşullarının değişmesinden çok, kendisini değerlendirdiği ölçütün değişmesidir. Çünkü karşılaştırma yoluyla belirlenen yeterlilik duygusu, karşılaştırılan kişiye ve koşullara bağlıdır. Bir hedefe ulaşıldığında bile daha fazlasına sahip biriyle karşılaşmak, ulaşılan noktanın değerini zihnimizde azaltabilir. Böylece kişi, kendi hayatının niteliğini değerlendirmek yerine sürekli olarak başkalarının neresinde bulunduğunu ölçmeye başlayabilir.

Ancak insanın arzularını yalnızca bireysel psikoloji üzerinden açıklamak eksik kalır. Çünkü neyi başarılı, güzel, değerli veya arzu edilir bulduğumuz, içinde yaşadığımız toplumsal yapıdan da etkilenir. Sosyolog Thorstein Veblen, Aylak Sınıfın Teorisi adlı eserinde tüketimin toplumsal statüyü göstermeye yönelik bir işleve sahip olabileceğini tartışmıştır. Pierre Bourdieu ise ekonomik sermayenin yanı sıra kültürel ve sosyal sermayenin de bireylerin toplumsal konumlarını şekillendirdiğini ortaya koymuştur. Bu yaklaşımlar, insanların yalnızca bir nesneye veya yaşam biçimine sahip olmayı değil, onun aracılığıyla temsil ettikleri konumu da arzulayabileceklerini anlamamıza yardımcı olur.

Günümüzde bu durum, gündelik yaşamın pek çok alanında karşımıza çıkmaktadır. Sahip olduğumuz ev, kullandığımız araba, gittiğimiz mekânlar, mesleğimiz ve sosyal çevremiz, bazen kişisel tercihlerimizin ötesinde toplumsal konumumuzu gösteren işaretlere dönüşür. Böyle bir ortamda insan, bir şeyi gerçekten istediği için mi arzuladığını, yoksa o şeye sahip olduğunda daha fazla kabul göreceğini düşündüğü için mi istediğini ayırt etmekte zorlanabilir. Toplumsal olarak ödüllendirilen yaşam biçimleri tekrar tekrar görünür kılındığında, bireysel arzularımızın sınırları da bu beklentiler doğrultusunda şekillenebilir.

Sosyal medya bu süreci daha görünür hâle getiren araçlardan biridir. Başkalarının başarılarına, tatillerine, ilişkilerine ve yaşam standartlarına sürekli maruz kalmak, kişinin kendi hayatını değerlendirme biçimini etkileyebilir. Üstelik karşılaştırma çoğu zaman hayatların tamamı arasında değil, kendi hayatımızın bütünlüğü ile başkalarının seçilmiş ve sunulmuş anları arasında gerçekleşir. Bu durum, bazı kişilerde yetersizlik hissini ve daha fazlasına ulaşma baskısını artırabilir. Bununla birlikte sosyal medyanın etkisi herkes için aynı değildir; kişinin psikolojik özellikleri, kullanım alışkanlıkları ve içinde bulunduğu sosyal çevre de bu deneyimi belirler.

Peki, bütün bunlar romantik ilişkilerde nasıl bir karşılık bulur?

İnsanlar partner seçiminde ekonomik güvence, fiziksel çekim, kişilik özellikleri ve ortak yaşam hedefleri gibi pek çok ölçütü dikkate alabilir. Ancak kimi zaman partner, yalnızca yakınlık kurulacak bir insan olmaktan çıkarak kişinin toplumsal değerini temsil eden bir unsura dönüşebilir. Daha zengin, daha güzel, daha başarılı veya daha yüksek statülü bir eş arayışı, bazı durumlarda kişinin kendi konumunu güçlendirme isteğiyle ilişkili olabilir. Burada mesele ekonomik güvence istemek veya fiziksel çekime önem vermek değildir. Asıl mesele, karşıdaki insanı kendi özellikleri ve kurulan ilişkinin niteliği üzerinden mi değerlendirdiğimiz, yoksa bize kazandıracağı statü ve dışarıdan yaratacağı izlenim üzerinden mi tanımladığımızdır.

Psikolojik açıdan kişinin kendilik değerini dışsal ölçütlere aşırı derecede bağlaması, bu noktada önemli bir tartışma alanı açar. Özsaygının kişinin başarılarından, ilişkilerinden veya toplumsal kabulden hiçbir biçimde etkilenmemesi beklenemez. Ancak kişinin kendisini değerli hissedebilmesi sürekli olarak daha başarılı olmasına, beğenilmesine veya başkalarından üstün konumda bulunmasına bağlıysa, yeterlilik duygusu kırılgan hâle gelebilir. Çünkü dışsal ölçütler değişkendir ve her zaman ulaşılması gereken yeni bir standart ortaya çıkabilir. Böyle bir durumda kişi, hayatını geliştirmek için değil, kendisiyle ilgili olumsuz bir değerlendirmeyi ortadan kaldırabilmek için de sürekli çaba gösteriyor olabilir.

Psikolojik danışmanlık perspektifinden burada üzerinde durulması gereken soru, kişinin ne kadarına sahip olduğu değil, sahip olduklarıyla ve sahip olamadıklarıyla nasıl bir ilişki kurduğudur. Bir insanın daha fazlasını istemesi, onun mutlaka doyumsuz olduğu anlamına gelmez. Aynı şekilde mevcut hayatından memnun olması da gelişme arzusundan vazgeçtiğini göstermez. Asıl önemli olan, hedeflerin kişinin değerleriyle ne ölçüde örtüştüğü ve kişinin kendisini bu hedeflere ulaşıp ulaşmamasından bağımsız olarak nasıl değerlendirdiğidir. Bu ayrımı yapabilmek için kendimize bazı sorular yöneltebiliriz:

İstediğim şey gerçekten benim için anlamlı mı, yoksa çevremde değerli kabul edildiği için mi onu istiyorum?

Bu hedefe ulaştığımda hayatımda hangi somut değişikliğin gerçekleşmesini bekliyorum? Başkalarının benim hakkımdaki düşünceleri değişmeseydi yine de aynı şeyi ister miydim? Ulaşamadığım bir hedef, kendimi bir insan olarak daha az değerli görmeme neden oluyor mu?

Bu soruların amacı arzuları bastırmak değil, onları daha bilinçli biçimde değerlendirebilmektir. Çünkü insan, kendi ihtiyaçlarını toplumsal beklentilerden bütünüyle bağımsız biçimde oluşturmasa da hangi beklentilerin yaşamına yön vereceğini sorgulayabilir. Kendi değerlerini tanımak, hedeflerini bu değerlerle ilişkilendirmek ve dışsal onayın yaşamındaki yerini fark etmek, daha bilinçli seçimler yapmasına yardımcı olabilir.

Belki de bu nedenle asıl mesele, daha fazlasını istemek ile yetinmek arasında bir seçim yapmak değildir. Mesele, gelişme arzusuyla yetersizlik duygusunu birbirinden ayırabilmektir. İnsan daha başarılı olmak, daha iyi koşullarda yaşamak ve yeni deneyimler kazanmak isteyebilir. Ancak bütün bunları yaparken mevcut hayatının değerini görebilmesi de mümkündür. Gelişmek, kişinin bugünkü hâlini değersizleştirmesini gerektirmez.

Belki de kendimize sormamız gereken en önemli soru şudur: Hayatımızı gerçekten değerlerimiz doğrultusunda mı büyütüyoruz, yoksa kendimizi yeterli hissedebilmek için sürekli yeni kanıtlar mı arıyoruz?