Bir insanın ölümünü ne zaman sıradan bir haber olarak görmeye başlarız?
Belki de asıl üzerinde durmamız gereken soru budur. Çünkü bir ölümün haber bülteninde birkaç saniyeye, gazete sayfasında birkaç satıra sığdırılabilmesi, geride bıraktığı hayatın da o kadar küçük olduğu anlamına gelmez. Toplumlar, tekrar eden acılara alışma eğilimindedir. Bir süre sonra daha önce sarsıcı bulduğumuz olaylar, gündelik haber akışının sıradan parçalarına dönüşebilir. Ancak bir olayın sık yaşanması, onun kabul edilebilir olduğu anlamına gelmez. Bu noktada zihnimde bir anının sesi yükseliyor.
Yaklaşık bir yıl önce İsviçre’den bir arkadaşım Türkiye’ye geldi. Yedi yıldır ülkemize hiç gelmemişti. Değişen sosyokültürel süreçler, ekonomi ve toplum psikolojisi üzerine konuşurken ona İsviçre ile Türkiye arasındaki en belirgin farkı sordum. Verdiği cevap, uzun zamandır düşündüğüm ve sıklıkla dile getirdiğim bir görüşe yeni bir boyut kazandırdı. Arkadaşım, her ülkede kötülüğün bulunduğunu, insanın olduğu yerde bu ihtimalin de var olduğunu söyledi. Ancak ona göre asıl mesele, kötülüğün varlığı kadar toplumun ona nasıl yaklaştığıydı. İsviçre’de de hırsızlık yaşanabileceğini, bir insanın başına kötü bir olay gelebileceğini anlattı.
Örneğin, telefonum çalınsa ve polise başvursam, gerekli işlemler yapılsa bile bu olayın basına taşınmayacağını söyledi. Ona göre her olumsuz olayın sürekli gündeme taşınması, zamanla kötülüğün sıradanlaşmasına zemin hazırlayabilirdi. Bir toplumun insanlık değerlerini koruyabilmesi için kötülüğü normalleştiren bir dil ve algı üretmemesi gerekiyordu. Uzun süre sessiz kaldığımı hatırlıyorum.
Beni asıl düşündüren, ortaya koyduğu soruydu: Bir toplum, kötülüğü sürekli görünür kılarken onu farkında olmadan sıradanlaştırabilir mi?
Bu düşünce, uzun zamandır üzerinde durduğum bir meseleyi benim için daha somut hâle getirdi. İlk defa, başka bir ülkede yaşama deneyimi olan birinin de benzer bir kaygıyı dile getirdiğini duymak, zihnimde yeni pencereler açtı. Çünkü mesele yalnızca neyi haber yaptığımız değil, haberler aracılığıyla nasıl bir toplumsal gerçeklik algısı oluşturduğumuzdu. Peki, bir insanımız öldüğünde yalnızca bir insan mı kaybediyoruz?
Bir insan öldüğünde haber bültenlerinde çoğu zaman birkaç cümle kurulur. Bir isim, bir yaş, bir olay yeri ve ölümün nasıl gerçekleştiğine ilişkin birkaç bilgi…
Ardından başka bir habere geçilir. Hayat, ekranlarda akmaya devam eder. Oysa geride kalanlar için hiçbir şey aynı şekilde devam etmez.
Bir evde artık akşam kapının çalınmasını bekleyen bir eş, babasının yolunu gözleyen bir çocuk, sesini bir daha duyamayacağı evladını bekleyen bir anne vardır. Bir insanın ölümüyle yalnızca bir hayat sona ermez. O insanın etrafında örülmüş bir hayat da parçalanır. Yarım kalan planlar, ertelenen hayaller ve bir daha tamamlanamayacak gündelik alışkanlıklar, geride kalanların yaşamına yerleşir.
Üstelik kaybın etkisi, ölen kişiyi tanıyanlarla sınırlı kalmaz. Bazen hiç tanımadığımız bir insanın başına gelenler de kendi hayatımıza ilişkin algımızı değiştirir. Eve geç dönerken duyduğumuz korku artar. Bir yabancıya yardım etmek isterken içimizde bir şüphe belirir. Daha önce tereddüt etmeden yaptığımız şeyleri yeniden düşünmeye başlarız. Başkasının başına gelen bir olay, kendi hayatımızın ihtimalleri arasında yer edinir. Böylece kayıp, yalnızca geride kalanların yasına değil, toplumun ortak güven duygusuna da dokunur. İnsanların birbirine duyduğu güven zedelendikçe, hayatın içindeki sıradan ilişkiler de değişmeye başlar. Yardımlaşmanın yerini kuşku, kendiliğinden gelişen yakınlığın yerini mesafe alabilir. Elbette her olumsuz haber herkeste aynı etkiyi yaratmaz. Ancak şiddetin, ölümün ve kötülüğün sürekli tekrarlandığı bir gündem içinde, insanların bunları algılama biçimlerinin değişmesi üzerinde düşünmeye değer.
Çünkü bir süre sonra haberlerde gördüğümüz insanlar, hayatları ve hikâyeleri olan bireyler olmaktan çıkarak sayılara dönüşebilir. Beş kişi, on kişi, yüz kişi…
Sayılar, yaşananların boyutunu anlamamızı sağlar. Fakat her sayının ardında bir insanın bulunduğunu unuttuğumuzda, gerçeğin önemli bir kısmını kaybederiz. Bir insanın hayatı, yalnızca istatistiksel bir veriden ibaret değildir. O sayının içinde bir aile, bir geçmiş, bir gelecek ve yarım kalmış bir hikâye vardır.
Burada birbirinden ayırmamız gereken iki şey bulunuyor: Bir olaya alışmak ve o olayı kabullenmek.
İnsan, tekrar tekrar karşılaştığı olaylara karşı zamanla daha az duygusal tepki verebilir. Bu durum, her zaman duyarsızlaştığı ya da yaşananları onayladığı anlamına gelmez. Bazen zihnin kendini koruma biçimidir. Ancak toplumsal ölçekte asıl tehlike, duygusal tepkinin azalmasının soruların da azalmasına yol açmasıdır. Bir ölümün ardından artık şaşırmıyor, nedenlerini sormuyor, önlenebilir olup olmadığını tartışmıyor ve benzer olayların tekrar yaşanmaması için ne yapılabileceğini düşünmüyorsak, orada yalnızca alışkanlıktan söz edemeyiz. Toplumsal sorumluluğumuzun da zayıflayıp zayıflamadığını sorgulamalıyız. Elbette her olumsuz olayın haber yapılması, toplumun mutlaka duyarsızlaşacağı anlamına gelmez. Aksine, basının görevi kamuoyunu bilgilendirmek, görünmeyeni görünür kılmak ve gerektiğinde hesap sorulmasını sağlamaktır. Sorun, kötülüğün haberleştirilmesi değil insan hayatının yalnızca çarpıcı bir görüntüye, tüketilip geride bırakılan bir başlığa ya da günün sonunda unutulan bir sayıya indirgenmesidir. Bu nedenle mesele, yaşananları gizlemek ya da görmezden gelmek değil onları nasıl anlattığımızı, nasıl anlamlandırdığımızı ve ardından ne yaptığımızı sorgulamaktır.
Çünkü insanlık, her acıya aynı yoğunlukta üzülmek zorunda olmakla ölçülemez. Fakat başkasının acısını bütünüyle önemsizleştirmemek, insan hayatını bir istatistiğe indirgememek ve önlenebilir kayıplar karşısında sorumluluk aramaktan vazgeçmemekle yakından ilişkilidir.
Bir toplumun gelişmişliği yalnızca ekonomik göstergeleriyle, teknolojisiyle ya da refah düzeyiyle ölçülemez. İnsan hayatına verdiği değer, kayıplar karşısında gösterdiği sorumluluk ve benzer acıların tekrar yaşanmaması için attığı adımlar da bu değerlendirmenin bir parçasıdır.
Belki de artık kendimize yalnızca kaç kişinin öldüğünü değil, her ölümün ardından neyin değiştiğini sormamız gerekiyor. Çünkü bir insan öldüğünde yalnızca bir hayatı kaybetmeyiz. Bazen birbirimize duyduğumuz güveni, geleceğe ilişkin umudumuzu ve başkasının acısına karşı duyarlılığımızı da yavaş yavaş kaybederiz. Ve asıl soru şudur:
İnsanlar ölüyor, hayatlar yarım kalıyor, hikâyeler sona eriyor. Peki, biz bütün bunlara alışırken insanlığımızdan ne kadarını geride bırakıyoruz?