Çocukluğumuzda günler bize çok uzun gelirdi. Bütün işler bedensel olarak yapıldığı için, bir an önce akşam olsa da dinlenmeye geçsek isterdik. Çalıştığımız işlerde yanımızdaki iş arkadaşımızın anlatacağı hikayeler, anılar, komediler bizim en mutlu olduğumuz konulardı. Çünkü bu şekilde zamanın daha kolay geçtiğini düşünürdük.

Günümüzde her şey makineleşti. Bedensel olarak fırına bile yürüme gitmiyoruz. Oturduğumuz yerden projelerimizi, planlarımızı yapıyoruz. Yazışmaları, dosyaları masamızdan gönderiyoruz. İmzalanıp masamıza geliyor. Araçlar bile artık bilgisayarla muayene ediliyor, Çocukların sosyalleşme ihtiyacı olmasa okula bile gerek olmadan evden okullar bitirilebilecek seviyeye geldik. Muayeneler bile onlineye dönüşme aşamasında.

İşler bu kadar kolaylaşmasına, makine ve dijitalleşmesine rağmen, her geçen gün daha çok zaman sorunu yaşıyoruz. Bir koşturmacadır, tüm zamanımızı alıyor ve gece, 1 veya 2 gibi yatağa girenlerimiz var. Bunca kolaylaşan hayat bizden bu zamanı nasıl alıp götürüyor. Öyle ki, evde çocuklarımızı göremiyor veya onlarla bir günlük muhabbet kuramıyoruz. Okulunu, sporunu, yaptığı resim ve ödevini inceleyemiyoruz. Eşimizle, ailece planlar yapsak da bir çoğu plan değişikliğiyle suya düşüyor. İbadetlerimize zaman ayıramıyor, cami cemaatine katılamıyoruz. Tabiatla, hayvanlarla, denizle, akarsular ile vs. bir zaman geçiremediğimiz için çocuklarımız hayvanları resim ve videolardan tanıyor. Canlısını gördüğünde kuşa bile dokunamıyor.

Bu kovalamaca hayatta hiç kimsenin vakti yetmiyor. Bilgisayar karşısında saatlerce oyun oynayanlar da ne zaman akşam oldu, oyunu bitiremedim diye hayıflanıyor. Telefonda sosyal mecralarda takılanlar da akşamın nasıl geldiğini, bir iş yapamadığına üzülüyor. Kısaca kimsenin zamanı yetmiyor, işi bitmiyor. Ama ürettiğimiz elle tutulur işler de göremiyoruz. Ömür bu akış içinde tükenip gidiyor. Bir çok sorumluluklarımızı hep yarınlara erteliyor, asıl yapmamız gereken, hayata anlam katan, kendimize, ailemize ve çevremize yararlı olacağımız konuların tadına bile varamadan ömür bizi terk ediyor.

Aslında insanlık, özelde Müslümanlar önce bir frene basması lazım. Kendimizi bir durdurup, “Nereye gidiyoruz” diye bir soru kendimize sormalıyız. Makineleşmiş değerlerin hakim olduğu bu dönemde, şu kaybettiğimiz insani değerlere nasıl döneceğiz sorusundan başlamak gerek. Bizim her şeye yetişmek gibi, kazançta nihayetsiz bir kazanç sağlamamız gerekmediği, dünyada her şeyi tatma ve hazzına erişme gibi bir sorumluluğumuzun olmadığını görmemiz gerekir.

Öncelikle kendi iş ve mesleğimizi en iyi şekilde yapmaya odaklanmamız lazım. Ailemizi en ahlaki, insani ve donanımsal şekilde yetiştirmeye odaklanmamız lazımdır. Bunları yaparken bile kasılmadan ortalama bir planla bunları yapabiliriz. Mesela teknolojiye geçirdiğimiz zamana bir süre koyabiliriz. Aile ve çocuklarımızla geçireceğimiz akşam oturmalarımız olmalı. Çocuklarımızın ders, spor, sanat, oyun ve ödev saatleri belli olmalı ve bu saatler verimli kullanılması çocuğa öğretilmeli.

Çok büyük paralar kazanarak ihtiyaçlarımızı karşılama yerine, ihtiyaç tanımını yeniden yapıp, almamız ve yapmamız gerektiğine reklamların bizi inandırdığı bir çok yükü kenara koyarsak, daha az paralarla daha kolay yaşayabileceğimizi öğrenmemiz gerek. Sırf komşuda, arkadaşta, çevrede var, reklamlarda övülüyor diye bir şey ihtiyaç sınıfına konmamalı. Birçok şey olmadan da insanın rahat yaşabileceğinin farkında olmalıyız. Bir iki örnekle yazımızı tamamlayalım.

Mesela araç almak bir ihtiyaç mıdır?

Eğer ‘illaki ihtiyaçtır’ diyorsak; bisiklet, motor veya eski model ortalama bir araç alsak bunlar bizim ihtiyacımızı gidermez mi?

Veya dolmuş ve toplu taşıma araçları bize yetmez mi?

Gelişmiş ülkelerde insanlar ihtiyaçlarını bu perspektifle sağlıyorlar.

Giydiğimiz elbise, kullandığımız telefonlar ve bunların aileye ekonomik maliyetlerine baktığımızda, biz illa markalı mı giymek ve kullanmak zorundayız. Bu zorunluluğu bize kim inandırıyor?

Markalı ürünü de 2 yıl kullanıyoruz, markasız olan da 2 yıl dayanıyor. O zaman neden 4 kat fazla para verip markalıya koşuyoruz?

Kendimize sormamız gereken çok fazla soru var. Eğer bu sorulara doğru cevap verip aile ve toplum olarak hayatı kolaylaştırırsak, kendimize çok zaman kalacağını göreceğiz. Ama bunu başarabilmek asıl maharet olandır.

Nihai olarak, bu koşuşturmalar arasında ne gençliğimizi, ne yaşlılığımızı anlamadan bir de bakıyoruz ki, koş koş geldik kabrin önüne, yol bitmiş oluyor. Geri dönecek bir fırsat ve imkan da yok. Allah aklımızı başımıza

devşirmeyi nasip etsin…