Ülkemizde geldiğimiz noktayı kısaca özetle derseniz, şöyle bir sıralama yapabilirim.

İnsanımız tüm algı ve becerilerini “alma” üzerine odaklanmış. Sadece alma, kendine alma, vermeden alma, bitmeden, istediği kadar alma.

Esnaf, sanatkar, memur, işçi, işveren, kısaca tüm vatandaşımız eğer başarabiliyorsa, hiçbir şey vermeden almayı öğrenmiş nerden öğrendiyse. Vergi %20, kar marjı insafına kalmış, serbest piyasa. Aldığı ürünü 5‘e alıp 80’e satmakta bir beis görmüyoruz.

%20 vergiyi kaçırmak için 50 dalavere uyduruyoruz. ‘Bu kadar vergi olur mu, soyuluyoruz’ diye bağırıyoruz. Faturasız alırsam ne kadar indirirsin, nakit ödersem ne olur diyerek, devlete beş kuruş kaptırmıyoruz.

Dolmuşlara ve bir çok ürüne yakıt zamlandı diye haklı olarak zammı geçiriyoruz. Sonra yakıt düşüyor, ama bizim zam orada kalıyor. Çünkü daha çok kazanmamız lazım.

Çocuklarımız çalışmıyor, iş beğenmiyor, nede olsa karizmatik ve çıt kırıldım çocuklarımız var, bunları her işe süremeyiz. ‘Ya ne olacak, biz bakarız onlara. Oğlum gel her gün harçlığın bende, yeter ki sen incinme. Biz yorulduk sen yorulma’, deyip habire hazırdan destekliyoruz. Ama, zalim idareciler maaşı az veriyor geçinemiyoruz…

Eskiden yoklukta hayır hasenat yapardık. Şimdi dilenci de gelmiyor. Cuma günü camide sergi açılıyor, 10 tl attık diye bir hafta “Namazı parayla kıldık” diye konuşuyoruz. Ulan 10 liralık namazın sana beş kuruş faydası olmuyor, be doyumsuz. Haftada 10 tl vermişsin, hiç vermeyen ise daha çok konuşuyor. ‘Para sebebiyle camiye gitmiyorum’ diyenler bile gördüm. Sanki silah zoru ile para alınıyor...

Ölmüşleri, aile sadakası, fakir fukara, sosyal dayanışma, cömertlik hiçbir şey aklımızın ucundan bile geçmiyor. Bana ver, bana ver, hep bana ver.

Kapitalizm bile insanı soyarken, biraz maaş, imkan, bazı nimetler verip ardından soyarken, toplumumuz vermeden alacak…

Devletin vatandaşı değil miyim?

‘Babam bana 40 yaşına kadar harçlık verdiği gibi, devlet de bana ölene kadar, hatta öldükten sonra mezar hizmetlerim de dahil, her ihtiyacımı almak zorunda. Ben niye çalışıyorum ki?’ diyen bir toplumuz.

Yahu biraz aklımızı başımıza alıp düşünelim, bu bakış açısı delide bile yok. Haydut bile bir çok emek verip toplumu dolandırıyor. Böyle asalar, hiçbir işe yaramayan, hep alan ama hiç vermek istemeyen bir insan mı olur. Eskiden vahşi Avrupa’yı okurken, anlatırken böyle senaryolar anlatırdık. Şu anda Avrupa insanı bizden çok daha dengeli ve tutarlı maalesef.

Bu gün, en çok şikayet edenler parası çok olanlar. Dışarıda yemeğini yer, marka giyer, en lüks araca biner, villa ve saraylarda oturur, çocuğunu özel okul, özel hastanelere götürür. Ama geçinemiyoruz diye bağrışır.

Ne Allah’tan korkuyoruz, ne insanlardan utanıyoruz, ne kendimize saygımız var. Doymayan kalpler, obur mideler, aç gözler, harama uzanan eller, harama koşan ayaklar ürettik bedenimize...

Beynimiz de tamamen taş ocağında kayaları öğüten makine gibi, menfaat ve almaya odaklanmış, her şeyi yemeye ve içmeye odaklanmış bir yapımız var.

Bu ne kıyamet alametiyle, ne insanlıkla, ne Türklükle, ne İslam’la, ne de gelenek ve görenekle…

Hiçbir şeyle izah edilemeyecek insanlık dışı bir davranışlar yumağı ile yuvarlanıyoruz.

Aldıkça açlaşan, buldukça israf eden, ihtiyaç değilken alıp yığan, kullanmadan çöpe giden, insanlığını ve benliğini odunlaştıran bir hayalet ürününe dönüştük.

Allah aklımızı başımıza devşirsin inşallah. Yoksa serseri mayın gibi gidiyoruz, nereye toslayacağımız da meçhul…

Tabii ki, bütün bu gidişatın sorumlusu da Reis. Bizi doyuramayan, ahlakımızı bozan, bizi delirten, her şeyin faili o.

Kurtar bizi Reis...