İnsanoğlu dünyanın en kabiliyetli varlığı olarak dünyayı sevk ve idare etmektedir. Allah da “Eşrefi Mahlûk” En şerefli yaratık olarak yaratmış insanı. Diğer varlıkları da onun emrine amade kılmış.
Bu nedenle insan en vahşi hayvanları bile yakalayıp terbiye eder, işlerinde kullanır, onlardan istediği gibi yararlanır.
İnsana sıra gelince, insanı yaratan ve yaşatan Allah insan terbiyesini de kendi uhdesine almış, insana aklı yanında vahiyle doğru ve ahlaki yolu göstermiştir. İnsanı doğru ve ahlaki olana ikna için de gönderdiği Kitaplarda bir çok akli deliller sunmuştur insana. Ona iyiliğin neden iyi olduğunu, kötülüğün neden kötü olduğunu ve sonuçlarını dahi bildirmiştir insana.
Hayvan eğitiminde hayvanı belli bir süre sonra bir eğitime sokup, aynı davranış ve hizmetleri hayvandan alabilirken, insanın böyle bir standartı olmayıp, her fırsatta yol değiştirebileceği gibi bir zaafı da bulunmaktadır.
İnsan aklı genellikle kendini yeterli görür ve her birey kendinin haklı olduğunu, düşüncelerinin doğru olduğunu, hatta bunu ispatlamak için de değişik akli deliller sunmaya çalışır. Oysa bu kadar fazla doğru nasıl olabilir ki? Bunların bir kısmı hatalıdır. Ama insan aklında kendisinin yetersizliği kabul edilmez. O her zaman en mükemmeldir kendi bakışında.
Tarihsel süreçlerde de böyle olmuştur. Allah insanı akıl ve vahiy yoluyla terbiye edemediğinde, insanın kendi aklına tapınıp, kendine sınırsız özgürlük tanıyarak, haram- helal, iyi- kötü, faydalı- zararlı gibi terimleri yok sayarak tamamen nefsileşip toplum ifsat olduğunda da değişik doğal veya şahsi felaketlerle insanı terbiye etmektedir. Değişik doğal afetlere tabiat olayları desek de, kanaatim o dur ki, Allah evrende bir yazılımsal sistem kurmuş, bu sistemi kendi kontrolünde tutmaktadır. Evren veya dünyanın akışını, ahlaki ve metafizik olgularına insanın müdahale edip bu düzeni bozduğunda, bu yazılımsal doğa sistemi dedikleri süreç devreye girerek muhtelif tepkilerle insanlığa bir ders vermektedir. Ben Sünnetullahı yazılımsal sistem olarak ifade etmiş oluyorum aslında..
İnsan aklının bu kadar özgüvende olması bazen gösterdiği başarılardan da kaynaklanabiliyor. Ben çok başarılı ve doğruları bilenim diyen insan aklı bir süre sonra kendini ilahlaştırıp potası altına almaya çalıştığı insanları, toplumu da kendi yöntemlerine tabi kılmaya zorlayabilmektedir.
Bütün bu aklın ilahlaştırılması ve İlah tanımaz hale gelmesi ilahi fermandan sapmanın ürünü olarak karşımıza çıkmaktadır. Dünyayı ifsat eden, bozguncu, saldırgan, kabına sığmayan, her tarafı istila etmek için akla gelmeyecek tezgahlar kuran bu aklın sahibi belki bir asır yaşayıp tüm dengeleri, tasarımları, düzenlerini ölümle teslim ederek ilahi bir hesap düzenine gönderilir. Orada güç, akıl, tuzak kurmalar gibi aklın ürettiği her şey, büyük akıl karşısında pişmanlıklarla kendini yerden yere vurur.
İşte belki dünyada insanın bir afatla ıslah olması, aklın kurduğu o tanrısal tahtın devrilmesi, aslında büyük akıl imtihanını kazanmaya neden olacaksa, bu afat insanın lehine de olabilmektedir.
Bu nedenle mütefekkir büyüklerimiz, dualarında “Allah’ım bizi nefsimizle, aklımızın şımarıklığıyla baş başa bırakma, kendimize mukayyet olmayı nasip et” diye dua ederlerdi. Ben de bu dua ile sözlerimi bitirmiş olayım.