Dünya hayatına geldiğimiz andan itibaren hayatta her insan farklı şartlara maruz kalır. Kimi zengin, kimi fakir bir ailede doğar. Kimi geri kalmış, kimi çok ilerlemiş toplumda doğar. Kimi eğitimli, kimi eğitimsiz, kimi inançlı, kimi inançsız, kimi zor bir coğrafyada, kimi çok güzel bir coğrafya ve ailede; belki de aile olmadan çöpe terkedilmiş bir çocuk olarak da dünya hayatına başlayabiliriz.

Her insana verilen imkanlar farklı olsa da sınav nedenleri olarak hayatını bu dünyada geçirir. Özellikle akıl nimeti, insanı düşünen, araştıran, yeniliklere ulaşan, kötü şartları iyiye çevirebilen bir nimet de olabilir; aynı akıl bizi sapıtmış, zalim, sadist bir insan da yapabilir. Bu biraz da bizim aklımızı kullanabilme melekemize bağlı bir durumdur.

Aklımızla, becerilerimizle, çevremizin desteğiyle, sahip olduğumuz imkanlarla bir çok iyiliğe, yararlı işlere vesile olabileceğimiz gibi; korku saçan, istenmeyen, zalimliğiyle maruf, kötülükleri hayat tarzı edinmiş bir kişi olarak da hayatımızı markalaştırmış olabiliriz.

Bu duruş ve uygulamalarımız da bizi dünyada kaldığımız sürece hakkımızda ya iyi sıfatlarla veya kötü sıfatlarla anılmamıza vesile olur. Hatta insan öldükten sonra da bu sıfatları dilden dile yayılır ve anlatılarak unutturulmaz.

Mesela Nemrut, asırlar öncesinde yaşamış bir zalim. Kendi döneminde insanlar ondan korktukları gibi, ölümünden sonra da onun zalimliği nesilden nesile anlatılıp, yazılarak her gelen toplumun lanetine uğramış, beddua almış ve kirli bir zalim olarak hafızalara kazınmıştır.

Bir Yunus Emre de kazandıklarıyla toplumda müsbet yönde derin izler bırakmış, rahmetle anılan, dua alan, imrenilen marka bir insan olarak nesilden nesile aktarılmaktadır. Her iki örnek de bu şahısların kendi iradesiyle kazandıklarıdır. Lanetle anılmak veya rahmetle anılmak…

Günümüze gelince ülkeler olarak lanetli idareci ve sadist insan tiplerinden oluşan vahşi, zalim toplumlar olduğu gibi, bireysel zalimler de vardır. Bunları da bir günümüzde beddua ve lanetle anmaktayız. Bu bir tercih işidir, ama yetişme tarzı ve aklı kullanmayla çok ilgili bir durumdur.

Zalim, dinsiz, vahşi bir toplumda çok iğrenç insanlar yetişse de, aynı şartlarda yetişen başka bir insan vicdan, akli melekeleri ve araştırmalarıyla melek tarzında davranışlar ortaya koyabilmektedir.

Halbuki her insan iyilikleri, yararlı işleriyle anılmak ister. Yaradılışımız buna uygundur. Ama toplum, aile, eğitim düzeni, çevre vs. insanı vicdani olandan kopartıp en zalim bir konuma getirebilmektedir.

Halbuki Firavn, Nemrut, Karun, Ebu Cehil vs gibi isimleri duyduğumuzda hiç birimiz bu isimlere imrenmeyiz. Nefret ederiz bunlardan. Ama Yunus Emre, Mevlana, Fatih, Hz. Peygamber vs gibi isimlere de özellikle imrenir, onların ahlakıyla ahlaklanmak için dua ederiz.

Demek ki insan kendi sonunu kendi hazırlıyor. Bu sınavı başarısızlıkla tamamlıyor. Yaşarken veya ölüm sonrasında iyiliklerimizle, dualarla, vicdanlarda yaşayabilmeyi kendi eylemlerimiz belirliyor. Aksi durumda, kendine, ailesine, topluma daima zarar veren, yük olan, istenmeyen adam ve beddualarım sahibi olan bir kişiliğimiz, ölüm sonrasında da devam edecektir. Allah aklımıza mukayyet olmayı nasip etsin…