Öyleyse zaman nedir?  "Kimse bana sormazsa biliyorum; fakat sorana açıklamak istersem bilmiyorum.” der Augustinus. Bazı anlar vardır; takvim değişir ama onlar değişmez. Yıllar geçer, şehirler değişir, insanlar değişir…

Ama beden hâlâ aynı alarmı verir. Çünkü insan zihni zamanı saatle değil, deneyimle ölçer. Yoğun korku, çaresizlik ya da tehdit anlarında beyin yaşananı bir hikâye gibi kaydedemez. O an; görüntüler, duyumlar ve bedensel tepkiler halinde işlenmeden kalır. Bu nedenle yıllar sonra benzer bir uyaranla karşılaşıldığında kişi geçmişi hatırlamaz; geçmişi yeniden yaşar. Travma tam olarak budur: Geçmişin şimdiye sızması. Henri Bergson zamanı içsel bir “süre” olarak tanımlar. İnsan hayatı kesintisiz bir akıştır. Travmatik deneyimler ise bu akışın içinde bir düğüm oluşturur. Akış devam eder; fakat düğüm çözülmedikçe zihin özgürleşemez.

Platon’un mağara alegorisinde insanlar gölgeleri gerçek sanır. Travmatik geçmiş de böyledir. Kişi bugüne değil, gölgeye tepki verir; çünkü sinir sistemi hâlâ o karanlıkta kalmıştır.

Psikolojik danışmanlık sürecinde amaç unutmak değildir. Örneğin EMDR gibi yaklaşımlar, donmuş anıların yeniden işlenmesini hedefler. Amaç geçmişi silmek değil; onu geçmişte konumlandırabilmektir. Geçmeyen geçmiş bir zayıflık değildir.

Bu, beynin hayatta kalma refleksidir. İyileşme ise şu cümlede başlar: “Hatırlıyorum… ama artık o anın içinde değilim.”