Hastaneler için klasik bir sözdür: “Allah düşürmesin, orasız da bırakmasın.”

Hakikaten de öyledir.

Canı burnunda, medet umarak müracaat eder vatandaş sağlık kuruluşlarına. Tek ümit kapısıdır hastaneler. Hasta psikolojisiyle ilgi ve alaka bekler. Biraz nazlıdır hasta insan. Kimi zaman sinirler gerilir, bazen de kopma noktasına gelir. Örneğin, sağlık çalışanlarına yönelik şiddet olayları karşısında devreye alınan “Beyaz Kod” uygulaması, toplumumuzun bu noktada nereden nereye geldiğinin bir göstergesidir aslında.

Eğer hastanede uzun zaman geçirmişseniz, hastane anıları ve arkadaşlıkları da okul ve askerlik anıları gibi unutulmaz izler bırakır insan hafızasında.

Yakın zaman önce, son kez hasta kabulü yapılarak ardından kapanan, 56 yıllık geçmişiyle Bursa’nın en köklü sağlık kuruluşlarından biri, eski adı SSK Çekirge Hastanesi olan Çekirge Devlet Hastanesi’ne ilişkin haberler düştü önüme.

Eş zamanlı olarak, bayılarak takip ettiğim, nostaljik paylaşımlar yapan “TRT Arşiv” isimli sosyal medya hesabının 80’li yılların sonuna ait paylaştığı görüntüler çıktı karşıma.

Bu iki uyaran sayesinde benim de hastane anılarım depreşti. Başta görüntülerin altına yazılan bir yorum olarak başlayan anı paylaşımı, iş uzayınca yazıya dönüştü ve artık bu köşeyi kaleme almak farz oldu.

TRT’nin görüntülerinde, dev bir kapının açılmasıyla miting kalabalığını andıran bir vatandaş topluluğu hasta ziyareti için koşarak hastaneye girmeye çalışıyor, yanlarında getirdikleri yiyecekleri görevlilere çaktırmadan hastaneye sokmaya uğraşıyorlardı.

Duruma antrenmanlı görevliler, birer dedektör hassasiyetiyle mide kanaması geçiren hastaya canı çektiği için getirilen acı biberi tespit ediyor ve hastaneye girişine müsaade etmiyorlardı.

Röportaj yapan TRT muhabirinin ricasıyla, içeri kaçak şekilde sokulmak istenirken yakalanan lahmacundan hatırı sayılır bir parçayı “lüp” diye bir lahzada mideye indiren görevli, “Biraz acılı efendim.” şeklindeki komik bir tespiti de yapıştırıyordu röportaj esnasında.

Beyin felci geçirmiş ve belli ki durumu ciddi olan babası için 10 kişilik bir “kafile” ile hasta ziyaretine geldiğini söyleyen vatandaş, sorulan “Hastanız sizin geldiğinizden haberdar mı?” sorusuna, “Şimdilik bizi duyamıyor.” şeklinde trajikomik bir cevap veriyordu.

Kayda alınan bir başka komik anda, “Koroner Yoğun Bakım” servisinin tabelası önünde sigarasını püfürdeten bir başka hasta yakını kadraja giriyordu.

Bir doktor ise ziyaret saatinin ardından hastaların şikâyetlerinin arttığına dair bir başka trajikomik tespitte bulunuyordu.

Bu komik görüntülerin linkini, belki özellikle gençlere nesilden bu anlattıklarıma inanmakta zorlanan çıkar diye ve meraklısı için yazının sonuna iliştiriyorum.

Eğer yaşadığımız çağa tanıklık edeceksek, bu da benim sağlık alanındaki tanıklığım olsun.

Kayda geçsin.

Meşhur SSK Çekirge Hastanesi’nde, 1997 yılında üç hafta boyunca tedavi gördüm. Sebebi, geçirdiğim kaza nedeniyle yüksekten düşmeye bağlı olarak bacağımda meydana gelen açık kırıktı. Kalçam ve dizim arasındaki, kırılması en zor, vücuttaki en kalın kemik olan "femur" kemiğim kırılmıştı.

Bursa macerası öncesinde, pazar günü gerçekleşen olay için o dönem hizmet veren iki farklı kamu hastanesinden ambulans talebinde bulunduk. Ne Gemlik Devlet Hastanesi’nden ne de Gemlik SSK Hastanesi’nden ambulans temin edebildik.

Birinin ambulansı arızalıydı, diğerinin şoförü izinliydi.

Şaka gibi değil mi?

O nedenle taksiyle Gemlik SSK Hastanesi’ne ulaşabildik. Gidene kadar ayağımın altındaki araç paspasında hatırı sayılır bir kan birikintisi oluşmuştu. Sağlık personeli olmadığı için bacağımdan akan kana müdahale edilememiş, gerekli tıbbi titizlik gösterilmeden, tabiri caizse karga tulumba taksiye “atılmışım”.

Gemlik SSK Hastanesi’nde yapılan ilk müdahalenin ardından, durumun ciddiyeti ve kan kaybı nedeniyle Bursa SSK Çekirge Hastanesi’ne sevk edildim.

Ama ambulans yine yok tabii.

O esnada rahmetli babam, dönemin Gemlik Belediye Başkanı Nurettin Avcı’yı arayarak destek istemiş ve belediyeden “ambulans” hizmeti almıştık.

Ambulans derken öyle filmlerdeki gibi bir ambulans hayal etmeyin.

Ambulans olmaya müsait olmayan, süspansiyon için nakliye araçlarında kullanılan makas donanımına sahip, dolayısıyla konforlu bir yolculuktan bahsedemeyeceğiniz Dodge marka bir kamyonetti bu araç.

Evet kamyonet...

Gelen aracın ambulans olduğunu gösteren tek şey, üzerindeki ambulans yazısıydı. Çünkü içeride sedyeden başka hiçbir şey yoktu. Tabiri caizse bomboş bir araçtı.

Komik ama gerçek; bu araç daha sonraki dönemlerde yeşile boyanıp, üzerine bir hilal takılıp cenaze aracı olarak hizmet verdi Gemliklilere.

Gülmeyin!

Ambulans (!) şoförü ise bir başka âlemdi. İşinden bihaber ve son derece bilinçsizdi.

Belki inanmazsınız ama gösterdiğimiz tepkiye rağmen, denk gelinen her kırmızı ışıkta ambulansı bekletiyordu.

Bu şekilde Bursa’ya kadar gittik.

Üstüne üstlük, süspansiyonu olmayan araç her zıpladığında, artık soğuyan yaram nedeniyle her sarsıntıda avazım çıktığı kadar haykırırken bana tepki gösterecek kadar da fütursuzdu.

Bursa Çekirge Devlet Hastanesi’ne varınca, sedyesini almak için on defa rahmetli babamı darlayan şoför, en sonunda devreye giren hastabakıcılar tarafından paylanmış; röntgen esnasında masaya nakledilirken adeta yangından mal kaçırır gibi sedyeyi altımdan kapıp kirişi kırmıştı.

Biz de yeni sedye gelene kadar röntgen masasında esir kalmıştık.

Burada yapılan müdahaleleri hiç anlatmıyorum. Çünkü ne içiniz kaldırır ne de vicdanınız alır.

Buraları geçiyorum.

Ardından ortopedi servisinde yatağa bağımlı olarak geçirdiğim tedavi sürecim başladı.

Benim kaldığım odada sağlı sollu dörder adet olmak üzere toplam sekiz yatak vardı. Hastalar, durumlarının ağırlığına göre herhangi bir sınıflandırma gözetilmeksizin yerleştirilmişti.

Örneğin; durumu çok ağır olup bir gece çığlıklar eşliğinde hayatını kaybeden de vardı odada, benim gibi nispeten durumu iyi olup bu travmatik durum karşısında psikolojisi oldukça etkilenen genç hastalar da…

Kimi sabaha kadar inlerdi. Uyku uyumak mümkün olmazdı.

Tüm hastalar yatağa bağımlı olduğu için sekiz hastanın sekiz de refakatçisi vardı odada. En sakin anında 16 kişilik bir koğuştu burası.

Yataklar yan yanaydı ve daha fazla yatak sığdırabilmek için aralarında neredeyse ancak bir sandalyelik boşluk bırakılmıştı.

Sedye ile gidip gelen hastalar, yatakların arasındaki boşluk yeterli olmadığı için iki yatak arasına giremiyor, yatakların ayak ucundan yatağa ya da sedyeye nakledilebiliyorlardı.

Hasta mahremiyetinden söz etmek mümkün değildi.

Perde falan da yoktu yatak aralarında.

Odanın ahşap doğramalı, boyaları kalkmış ve kimisi çatlak camlara sahip pencerelerinde perde bile yoktu. Pencere kenarında olup gündüz güneşten korunmak isteyen hasta ve refakatçileri, cama gazete kâğıtları yapıştırarak güneş ışığından korunmaya çalışıyorlardı.

Odada, şimdilerde standart hâline gelmiş konfor sağlayan imkânların hiçbiri yoktu.

Tuvalet yoktu.

Duş yoktu.

Lavabo yoktu.

Klima yoktu.

Buzdolabı yoktu.

Televizyon yoktu.

Refakatçi için yatak ya da koltuk yoktu.

Sadece, o da herkese yeterli sayıda olmayan ahşap sandalyeler vardı.

Yataklar İkinci Dünya Savaşı’ndan kalmış gibiydi. Yatakların altında, hastanın yatış pozisyonunu değiştiren mekanizmalara komuta eden manuel çevirmeli kollar vardı ama paslandığı için hiçbiri çalışmıyordu.

Yataklar son derece kirli ve eskiydi. Kötü kokuyorlardı.

Çarşaf, yastık, nevresim takımı bulmak imkânsızdı. O nedenle tüm hastaların yakınları, evden getirdikleri nevresim takımlarını hastaları için kullanıyordu.

Hastalar ve refakatçileri, odada sigarayı sağlık personeline yakalanmadan içiyorlardı. Bunun için bir istihbarat ağı kurulmuştu.

Oda kapısına konuşlanıp erketeye yatan bir haberci sayesinde sırayla sigaralarını keyifle tüttürüyorlardı.

Koridorda sigara içmekte bir beis görülmediği için orası daha denetimsizdi.

Ziyaret saatlerinde hastane tam bir panayır yerine dönüyordu.

16 kişilik oda mevcudu, ziyaretçiler nedeniyle zaman zaman 45-50 kişiye çıkıyordu. Odadaki uğultu o kadar artıyordu ki yanındakinin ne dediğini bile duymakta zorlanır hâle geliniyordu.

Ziyaret saatlerinde hasta odalarını gezen satıcılar, ürün satışı yapıyordu.

Kantinden yola çıkan ve tepsisine koyduğu onlarca çay bardağıyla garsonlar, adeta akrobatlara taş çıkartacak cinsten kıvraklıklarıyla kalabalıkta çay satışı yapıyorlardı.

Seyyar hastane berberi ise yatağa bağımlı hastaları saç ve sakal tıraşı yapıp, bir güzel parlatıyordu.

Refakatçilerin getirdiği ikramların kokuları birbirine karışıyordu.

Lahmacunlar, çiğ köfteler, sarmalar, köfteler, hatta kokoreçler, kısırlar ve patates salataları…

Allah ne verdiyse hummalı bir yemek telaşı yaşanıyordu.

Odaları gezen hastane fotoğrafçıları vardı. Ücreti mukabilinde bu “müstesna” ortamın hatırasını saklamak isteyenler için fotoğraf çekiyorlardı.

Bir de çiçek, tuvalet kâğıdı, meyve suyu ve buna benzer ürünler satanlar dolaşırdı odaları.

Hindistan’da yaşanabileceklerden hallice bir ortamdı anlayacağınız.

Ziyaretçiler gidince sanki savaştan çıkmış gibi bir yorgunluk oluyordu herkeste.

Ardından gece, tuvalet ihtiyacı serüveni başlıyordu.

Sürgü ve ördekler piyasaya çıkıyor, ışıklar kapatılıyor ve hepsi yatağa bağımlı sekiz hasta hacetini görüyordu.

Kokuyu bastırmak için çantalardan çıkarılan oda spreyleri hunharca havaya boca ediliyor, diğer kokularla birleşen çilek, ananas, lavanta gibi bilumum çeşitteki bu sentetik kokunun karışımı adeta ciğerleri dağlıyordu.

Çin işkencesinden beter bu durum bir saate yakın sürüyordu.

Bunun ardından koridorda bir başka telaş başlıyordu.

Bizim koğuş gibi diğer koğuşlardaki hastalara refakat eden hasta yakınlarının da tuvalet ekipmanlarını temizlemek için koşuşturması başlıyordu.

Tuvaletin bir adet olduğu düşünülürse, gerisini siz hayal edin yaşanan rezaletin boyutunu.

Tuvaletlerin hâlini anlatarak da keyfinizi kaçırmayayım şimdi.

Levent Kırca parodilerini aratmayacak bir ortamdan bahsediyoruz kısacası.

Böyle bir ortamda tedavimin aksamaması da düşünülemezdi elbette.

Ameliyatla bacağıma takılacak bir platin plaka sonrasında bir haftada taburcu olacağım hastaneden, kaptığım hastane mikrobu sebebiyle iki hafta boyunca ağır antibiyotik ilaçlar kullanmak zorunda kalacağım bir enfeksiyon tedavisi sürecini de deneyimlemek zorunda kaldım. Böylece toplamda üç haftaya uzayan tedavi sürecinin ardından ancak taburcu olabildim.

Bu sürede bacağım kısa kalmasın diye topuğuma takılan alçının ve dizime yerleştirilen çelik milin ucuna, iptidai bir yöntemle ağırlık yapması için son kullanma tarihi geçmiş serum torbalarından yaklaşık otuz kiloluk bir yük asılarak çektirme işlemi gerçekleştiriliyordu. Aklıma geldikçe bugün bile tüylerim diken diken oluyor.

Doktorun özel muayenehanesine benim gitmeme gerek kalmadan, yakınlarımın ziyareti esnasında kendisine tevdi edilen vizite ücretinin, biraz aksasa da tedavi sürecimin tamamlanmasına katkısı da büyük oldu elbette.

İşte böyle bir ortamda tamamlanan tedavim sonrası tahliye, pardon, taburcu oldum hastaneden.

Beni ziyareti esnasında, bu yaşadıklarımı aktardığım bir ortaokul arkadaşım duruma oldukça içerlemiş olacak ki ana akım medyaya ait gazetelerin o dönemlerde meşhur olan şikayet sayfalarından birine durumu iletmiş ve başımdan geçenler gazetelere dek aksetmişti.

Bu zamandan o zamana bakınca, sağlık alanında ülkemizin katettiği mesafeyi ancak buna benzer olayları yaşamış olanların fark edebileceğini düşünüyorum.

Şimdilerde sıkıntı yok mu?

Elbette var.

Örneğin, ne hikmetse bazı uzmanlık alanları başta olmak üzere doktor randevusu almak oldukça zor.

Randevu alsanız, gerekli tetkikler için ayrıca randevu bulmanız gerekiyor. Onları da bulmak çoğu zaman çok güç. Olsa da aylar sonrasına gün veriliyor.

Bugün geldiğimiz noktada, sağlık alanında geçmişle kıyaslandığında küçümsenemeyecek bir mesafe katettiğimiz muhakkak. Evde bakım hizmetleri alanında da devrim niteliğinde gelişmeler katedildi.

Artık hastanelerimiz daha modern, sağlık hizmetlerinin altyapısı çok daha güçlü. Ambulansların donanımından hastanelerin fiziki şartlarına, tıbbi cihazlardan ilaç teminine kadar pek çok alanda yaşanan değişimi inkâr etmek mümkün değil.

Ancak sağlık sistemimizin başarısını yalnızca binalarının ihtişamı, sahip olduğu cihazların teknolojisi ya da vatandaşına sunduğu hizmetin çeşitliliğiyle ölçmek de doğru değil.

Vatandaşın ihtiyaç duyduğu anda o hizmete ulaşabilmesi, sistemin en temel ölçütü olmalı.

Elbette 1997 yılındaki o hastane ortamına dönmek istemeyiz. Ne o koğuşlara ne o ambulanslara ne de o insanlık dışı şartlara…

Ama bugünkü sağlık hizmetlerinin de vatandaşın ihtiyaç duyduğu anda erişilebilir olması gerekiyor.

Velhasıl kelam Allah düşürmesin, orasız da bırakmasın!