Bir şehri sahiplenmek başka, o şehrin sahibi olduğunu sanmak başka şeydir.
Yalova’da yıllardır değişmeyen, yazılı olmayan bir düzen var. Ben buna biraz ironiyle “Beyaz Yalovalılar Tarikatı” diyorum.
Buradaki mesele kimin Yalovalı olduğu değildir. Mesele, kendilerini şehrin doğal sahibi gören ve belediyeden odalara, sivil toplum kuruluşlarından çeşitli yönetim kademelerine kadar karar mekanizmalarının mümkün olduğunca kendi çevrelerinde kalması gerektiğine inanan bir zihniyettir.
Bu anlayışın temel cümlesi sanki şudur: “Yalova bizimdir. Yönetilecekse biz yönetiriz.”
Asıl problem de burada başlıyor. Çünkü mesele isimler değil, liyakat meselesidir. Bir göreve gelecek kişinin kimin arkadaşı olduğu, hangi çevreden geldiği ya da kimlerle yakın olduğu değil; o görevi hak edip etmediği, ne ürettiği ve kamuya ya da üyelerine ne kattığı sorgulanmalıdır.
Türkiye’de yıllardır liyakatsizlikten, adam kayırmacılıktan ve eş-dost ilişkilerinden şikâyet ediyoruz. Fakat dönüp kendi şehrimize baktığımızda aynı düzeni görmezden geliyorsak, şikâyetimizin de bir anlamı kalmıyor.
Yalova kimsenin tapulu malı değildir
Hiç kimse, hiçbir aile, hiçbir siyasi çevre, hiçbir ekonomik grup ve hiçbir sosyal yapı Yalova’nın sahibi değildir. Bu şehir hepimizindir. Daha da önemlisi, Yalova’daki kurumlar hiç kimsenin kişisel kariyer alanı değildir.
Bir insan on yıl belediyede, sonra odada, ardından başka bir STK’da, sonra başka bir kurumda sürekli yönetici koltuğuna oturuyorsa toplumun şunu sorması gerekir: Bu şehirde başka yetişmiş insan yok mu?
Başka mühendis yok mu?
Başka sanayici yok mu?
Başka tüccar yok mu?
Başka genç yok mu?
Başka akademisyen yok mu?
Başka vizyon sahibi insan yok mu?
Elbette var. Mesele onların varlığı değil; önlerinin açılıp açılmadığıdır.
En tehlikelisi güç değil, güç sarhoşluğudur
Uzun süre aynı çevrede güç biriktiğinde kötü bir alışkanlık ortaya çıkar. İnsanlar kendilerini vazgeçilmez zannetmeye başlar. Eleştiriden rahatsız olurlar. Kendilerinden olmayan insanları tehdit olarak görürler. Farklı düşünenleri dışlarlar.
Sonra liyakatin yerine sadakat geçer. “Kim daha iyi yapar?” sorusunun yerini “Kim bizden?” sorusu alır.
İşte bir şehir için esas tehlike budur. Çünkü kurumsal çürüme bir gecede başlamaz. Önce küçük tavizlerle başlar. Bir arkadaş işe alınır, bir tanıdık bir göreve getirilir, bir koltuk bir başka gruba bırakılır. Sonra bu davranış normalleşir. Bir süre sonra kimse sorgulamaz.
Ve sonunda ortaya herkesin bildiği fakat kimsenin yüksek sesle konuşmadığı bir düzen çıkar.
Her devrin adamları
Bir başka ilginç insan tipi de vardır: Her dönemde güç sahibinin yanında bulunur. Dönem değişir, söylemi değişir. İktidar değişir, düşüncesi değişir. Dün eleştirdiğine bugün övgüler dizer. Dün yanında yürüdüğünü ertesi gün tanımaz.
Bir insanın düşüncesi elbette değişebilir. Hepimizin değişebilir. Ama pusulası sürekli menfaatin yönünü gösteriyorsa orada başka bir problem vardır. Bunun adı siyasi zekâ ya da kurumsal beceri değildir; en hafif ifadeyle ilkesizliktir.
Son söz
“Beyaz Yalovalılar Tarikatı” dediğim şey aslında kişilerden daha büyük bir meseledir. Bu bir zihniyet problemidir.
“Bizden olsun. Biz yönetelim. Bizim çocuklar gelsin. Bizim çevremiz kazansın.”
Bu anlayış değişmediği sürece isimlerin değişmesinin hiçbir anlamı yoktur. Bugün biri gider, yarın diğeri gelir; ama düzen devam eder.
Ben artık Yalova’da başka bir şey görmek istiyorum: liyakat, şeffaflık, hesap verebilirlik, rekabet, gençlerin önünün açılması ve en önemlisi kurumların birkaç insanın değil, gerçekten üyelerinin ve şehrin menfaatleri için çalışması.
Çünkü Yalova hiç kimsenin tapulu malı değildir. Belediye de değildir. STK’lar da değildir. Bu şehir hepimizin.
Keser döner, sap döner. Ama asıl dönmesi gereken şey artık bu şehrin düzenidir.
Not: Bu yazıda “tarikat” ifadesi gerçek bir dinî yapılanmayı değil; kapalı devre çalışan, kendi çevresini önceleyen bir güç ve ilişki ağını eleştiren ironik bir metaforu ifade etmektedir.