Anlamak istemeyene zaten hiçbir şeyi anlatamazsınız!

Ama adalet gözlüğüyle bakan birine, bu konuda fazla söze hacet kalmadan maruzatınızı kolaylıkla ifade edebilirsiniz. Yeter ki istesin, yeter ki bir parça empati kursun, yeter ki karşısındakini “insan” olarak görsün.

Anlayabilmesi için muhatabınızda ilaveten vicdan duygusunun da olması gereken bir mevzu bu…

“Ne kadar bilirsen bil, bildiklerin karşındakinin anlayabildiği kadardır.” diyor Hazreti Mevlana.

İşte tam o türden de bir durum… O nedenle anlamak için sadece bilgi yetmez; kapasite, biraz izan, biraz da insaf lazım.

Peki ya siz, etkili ve yetkili makam sahipleri… Siz anlayabilir misiniz?

Mesela, devletin dininin adalet olduğunu bilen, bu nedenle bitmek tükenmek bilmez bir sabır ve metanetle hayırlı bir haber bekleyen insanların tertemiz ümitlerini anlayabilir misiniz?

Aynı yaşta, aynı şartlarda işbaşı yapan ama 8 Eylül 1999 tarihinde 16.00–00.00 vardiyasında işe başlayan ile aynı gün gece yarısından hemen sonra 9 Eylül 1999 tarihinde 00.00–08.00 vardiyasında işe başlayanın emekli olmak için fazladan çalışması gereken 20 yıllık uçurumun nasıl ortaya çıktığını çözmeye çalışanları anlayabilir misiniz?

Olmaz denen olup, çıkmaz denen çıkıp, üstüne bir de asrın felaketinde 11 ilimiz yıkılıp, binlerce insan hayattan kopup, milyonlarcası mağdur olmuşken EYT Yasası çıkarılabilirken, şimdi “ekonomi kötü” denilerek mağduriyetlerin giderilmesine yanaşılmamasını anlayamayanları anlayabilir misiniz?

Kıt kanaat geçinmeye çalışan, emekli olsa bile komik rakamlarda emekli aylığı bağlanacak mağdurların, buna bile ulaşmak için bir anda 20 yıl daha fazladan çalışmak zorunda kaldıklarında yaşadıkları ruh hâlini anlayabilir misiniz?

Aynı iş yerinde, birlikte aynı işi yaptığı, kendinden yaşça küçük mesai arkadaşı yıllardır fazladan devletten maaş, zam ve bayram ikramiyesi alırken, bankalardan promosyonunu cebine koyarken, bir de üstüne “Siz çalışacaksınız ki bizim maaşlar ödensin.” diye en hafif tabiriyle ukalalık yaparken, 20 seneye mahkûm edilmiş insanların evlatları için sabredip yumruklarını sıkarak yutkundukları o anlarda, iş barışının nasıl lime lime olduğunu anlayabilir misiniz?

Binlerce gün sigorta primi ve yıllarca sigortalılık sürelerine rağmen alacaklı konumda iken, adeta borçlu gibi muamele görüp siyasi ikbal hesaplarına malzeme edilenlerin, kırk yaşında emekli edilenlerin diline düşürülenlerin içinde bulunduğu o Nasrettin Hoca fıkrasını andıran durumu anlayabilir misiniz?

Dört milyondan fazla çalışanı yaş şartı koymadan, düşük prim ve çalışma süreleriyle bir anda topluca emekli ederken bunun daha büyük mağduriyetler doğuracağını öngöremediniz, şimdi de “Kademeli emeklilik zaten 2008 sonrası için var, yeni bir şey icat edilmiyor; gelin milyonları bir anda değil, her yıl makul seviyede hak sahibini emekli edin, insanlar mağdur olmasın.” diyen ve devlete yük olmak istemeyenlerin iyi niyetli yaklaşımını anlayabilir misiniz?

Adının başında “sosyal güvenlik uzmanı” unvanı bulunan bazı duygu sömürücülerinin, bir “Ha çıktı, çıkıyor…” deyip umut pompalarken, bir “Çıkacağını zannetmiyorum.” diyerek geri vites yapıp takipçi devşirdiği, bu uğurda umutla bekleyen insanların yüreğini nasıl hop oturtup hop kaldırdığını anlayabilir misiniz?

İnternet haber sitelerinde ve sosyal medya hesaplarında “Kademeli Emeklilikte Şartlar Belli Oldu”, “Müjdeli Haber Geldi”, “Son Tablo Sızdı” gibi başlıkları temcit pilavı gibi her gün yeniden ısıtıp ısıtıp önümüze koyan; sayfa sayfa linkleri tıklatıp, en nihayetinde sonu hep yine aynı muğlak ifadelerle dolu içi boş metinlere çıkan “tık tuzakları” ile kendilerine takipçi, okur ve trafik ile birlikte, tıklattıkları reklamlardan gelir sağlamaya çalışan, her defasında merakla bir bilgi kırıntısına ulaşmaya çalışırken aldatıldığını anlayınca “Yine mi?” diyerek hayal kırıklığına uğrayanları kandıran, umut tacirliğini gelir kapısına çevirmiş gazete patronlarının kurduğu bu düzeni anlayabilir misiniz?

Konu ile ilgili bakanlığın, mağdurların temsilcilerini bir nazar-ı itibara almayarak, EMADDER yetkililerinin 63 defa, yanlış duymadınız, evet tam 63 defa talep etmelerine rağmen, bir randevu vermeyi bile çok görmesini anlayabilir misiniz?

İnsanların niçin dernekler kurup da çoluk çocuğuna ayırması gereken maddi imkânlarını, zamanını, ilgisini ve enerjisini bu platformlara aktardığını anlayabilir misiniz?
Büyük bir azimle şehir şehir, meydan meydan mücadele eden EMADDER’in temsil ettiği değerleri ve o bitmek bilmeyen gayreti anlayabilir misiniz?

Hani bir çocuk vardı… Yat fuarında kendisiyle röportaj yapan muhabire, ailesinin kendisine aldığı binlerce dolarlık yatın denizde ilerlerken çıkardığı köpük ve dalga seslerinin onda oluşturduğu duygu selini gözyaşları içinde anlatırken “Anlayamazsınız…!” diyordu. Hadi biz emekçiydik, anlayamadık…

Sizin anlayamama sebebiniz ne Allah aşkına?

Milyonların sesi olmak için göreve gelmemiş miydiniz?

Bir bilsek… Bir bilsek de ona göre anlatsak kendimizi.

Orhan Veli Kanık’ın “Anlatamıyorum” şiirinin başlığı gibi. Biz mi anlatamıyoruz, yoksa siz mi anlamak istemiyorsunuz?

Eğer tüm bunları anladığınızı iddia ediyorsanız, o zaman sözün bittiği değil, icraatın başlaması gereken yerdeyiz demektir. Bir an evvel, seçimi de beklemeden, ortada duran bu garabet durumu ortadan kaldırmalısınız.

Kalın sağlıcakla…