Yaşadığımız zaman diliminin en dikkat çeken yönlerinden biri de adanmışlıktan mahrumiyettir. Adanmışlık, yani varoluş gerçeğine, dünyaya geliş hikmetine uygun bir hayat yaşamak, kendisini her türlü nimetle donatmış yaratıcıya karşı, samimi bir duruşla elinden geleni yapmanın adıdır. Bu durum aşkın yani yaratıcı ile ilişkiyi de kapsıyor.

Kulakların, kalplerin yüce Allah’ın sözlerine karşı duyarsızlığı ile başlayan bir eksen kayması, bu adanmışlık faziletinin bereketinden de mahrum etmiştir insanı.

Anlayacağınız ciddi ciddi bir aidiyet sorunu ile karşı karşıyayız.

Mensup olduğu inanç zeminine karşı vefasızlık, hayatın asıl ve biricik gerçeğine karşı ilgisizlik bunlardan sadece ikisi.

Septik(şüpheci) yaklaşımların beslediği, fikri bir kargaşa hali de diyebiliriz bu duruma.

Modern yaşamınduygu dünyamızın önüneçektiği duvar, manevi iletişimi işlevsiz hale getirdi ne yazık ki.

Dini duygular veya maneviyat, kültürel fantezi veya folklorik düzlemde konuşulur oldu.

Hayata yansıyan yönü devre dışı bırakılınca, sadece kitaplar ve vaizlerin sohbetleri arasına sıkışıp kaldı.

Duyuldu,bilindi,ezberlendi ama,  yapılmadı, yani hayata katılmadı.

Hasbilik*, ve yüksek vicdani tavır, bulundukları bedende tutunmakta zorlandı.

“Hasbilikten” boşaltılan alanda “hesapçı” düşünce inşa edildi.

Faydacı, hazcı dünyevi yaşamın, üstümüze abanması nefes alışımızı bile güçleştirmişken,

Ben merkezli bir manevi hayat, hayat olmaktan çıkıp bir külfete dönüştü.

Kavramlar, kalıplarını korurken anlamlarını yitirmiş görüntüsü vermekte.

Kolektif vicdan, terkedilme tehlikesi ile karşı karşıya.

Özgürlüğüne o kadar düşkün ki insan, yaratıcı ile iletişimini ve ilişkisini bu düzlem üzerinden yürütmeye çalışıyor.

Özgürlüğünü limitsiz görerek ruhsal vazifelerini ihmal ediyor.

 Bu gafletin bedeli ise, ibadetin, iyiliğin,  hayrın önünü kapatmak, bilmedenve fark etmedenmanevi açlığa mahkûmiyettir.

Bu süreç öyle sonuçlara ulaşıyorki, insan tercihini sınırsızözgürlüğünden, zaptedilemez egosundan yana kullanarak,

Maneviyat adına ne varsa, vazgeçmekten hüzünlenmiyor.

Maneviyat adına çileye, zahmete,sıkıntıya, fedakârlığa asla talip olmadan ve canısıkıldığında çabucak öteleyebilecek boyutada adım atmış oluyor.

Zihinsel ve bedensel konforundan taviz vermeye yanaşmayarak,

Hamlık ve olmak arasında da yine bir tercih yapıyor.

Mevlana’nın tarifiyle ham iken pişmeyi göze alamadığından ‘’ olmak’’ tan uzak, hedonizm*ve narsisizmin* pençesinde, arsızlığın* girdabında, şehvet dürtülerinin egemen olduğu bir zeminde buluyor kendini.

Sonrası mı? Sonrası güya özgürlüğüadına, hapsolduğu dünyasında umduğunu bulamamış olmanın perişanlığı.

Uzak doğu meditasyonları, içi boş suni arayışlarda derdine deva olmaktan oldukça uzak kalınca,

Ölçüsünü kendisinin koyduğu sözde manevi hayatın tek belirleyici gücü olarak “egosunu” yüceltmenin ve kutsamanın ne denli bir felakete sebep olduğunu anlıyor ama vakit hayli geçmiş oluyor.

İçsel boşluk, derin bir yalnızlık duygusuyla geliyor üstüne.

Bu boşluğu dolduracak sentetik sakinleşiciler tek ümididir artık.

Tüketim kültürü, işkolik yaşam tarzı, ruhunu asla tatmin etmeyen, rahatlama yöntemlerinden medet umar hale geliş, mukadder sona doğru ilerleyen bir savruluşun hazin tablosudur.

 

 

*Hasbilik, „gönüllü olarak ve karşılık beklemeksizin iş yapma durumu, gönüllülük.“

*Narsizm; .„kişilerin kendini üstün ve aşırıönemli görmelerini ifade eden terim“.

*Hedonizm:“hazcılık ve faydacı yaklaşım“

*Arsızlık;„arsıza yakışacak davranış, utanmazlık, sıkılmazlık, yılışıklık, sırnaşıklık,yüzsüzlük“