BİR MİLLETİN SESİ KESİLİRSE, HAFIZASI DA SESSİZLEŞİR: Bir milletin varlığını yalnızca sınırları, bayrağı ve devleti belirlemez. O milletin dili, tarihi, kültürü, edebiyatı, ortak hafızası ve gelecek kuşaklara bıraktığı değerler de millî varlığın temel unsurlarıdır. Çünkü dil, yalnızca konuşmak için kullandığımız kelimeler bütünü değildir.
Dil; milletin hafızasıdır. Dededen toruna aktarılan bir türküde, bir atasözünde, bir destanda, bir şiirde, bir devlet fermanında ve bir annenin çocuğuna söylediği ilk kelimede milletin yüzyıllar boyunca taşıdığı duygu ve düşünce vardır. İşte bu nedenle Türkçeye sahip çıkmak, yalnızca bir dil bilgisi meselesi değildir.
Türkçeye sahip çıkmak; tarihimize, kültürümüze ve ortak hafızamıza sahip çıkmaktır. 13 Mayıs 1277 tarihinde Karamanoğlu Mehmet Bey’in yayımladığı ve Türkçenin devlet hayatındaki kullanımını öne çıkaran tarihî ferman da bu açıdan büyük önem taşımaktadır.
Fermanda; “Şimden gerü hiç kimesne kapuda ve dîvânda ve mecâlis ve seyrânda Türkî dilinden gayrı dil söylemeyeler.” ifadesi yer almaktadır.
Türk Dil Kurumu, bu fermanı Türkçenin Anadolu’da devlet dili olarak güçlenmesi bakımından önemli bir tarihî dönüm noktası olarak değerlendirmektedir. Bugün üzerinden 749 yıl geçmiş bulunuyor. Peki, 749 yıl sonra bize düşen görev nedir?
Cevabı açıktır: Türkçeyi yalnızca kutlamak değil, yaşatmak, geliştirmek, doğru kullanmak ve gelecek nesillere aktarmaktır.
KARAMANOĞLU MEHMET BEY VE TÜRKÇENİN DEVLET HAYATINDAKİ YERİ: 13 Mayıs 1277 tarihli ferman, Türk dili açısından tarihî bir belge niteliğindedir. Karamanoğlu Mehmet Bey’in bu iradesi, Türkçenin yalnızca halk arasında konuşulan bir dil olmasının ötesinde devlet yönetiminde, divanda ve kamu hayatında kullanılmasına yönelik bir anlayışı ortaya koymuştur. Nitekim Türk Dil Kurumu, 13 Mayıs 1277 tarihli fermanın Türkçenin devlet dili olarak yükselişindeki önemini özellikle vurgulamaktadır.
Burada dikkat edilmesi gereken önemli bir nokta vardır: Türkçenin devlet ve kamu hayatındaki konumu yalnızca tarihî bir hatıra değildir. Bugün Türkiye Cumhuriyeti’nin hukuk düzeninde de Türkçenin konumu açıkça belirlenmiştir.
ANAYASA’DA TÜRKÇE: DEVLETİN RESMÎ DİLİ; Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 3. maddesi son derece açıktır: “Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir.” Bu hüküm, Türkçenin Türkiye Cumhuriyeti devletinin anayasal kimliği içerisindeki yerini ortaya koymaktadır. Dolayısıyla Türkçe, yalnızca kültürel bir değer değil; aynı zamanda anayasal düzeyde devletin dili olarak kabul edilmiş bir ortak iletişim zeminidir.
Anayasanın 134. maddesi ise Atatürkçü düşünceyi, Türk kültürünü, Türk tarihini ve Türk dilini bilimsel yoldan araştırmak, tanıtmak ve yaymak amacıyla Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumunun kurulmasını düzenlemektedir. Türk Dil Kurumunun anayasal çerçevedeki konumu da buradan kaynaklanmaktadır.
2876 SAYILI KANUN VE TÜRK DİL KURUMU: Türk dilinin korunması ve geliştirilmesi konusunda önemli hukuki düzenlemelerden biri de 2876 sayılı Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Kanunudur. Bu çerçevede Türk Dil Kurumu, Türk dilinin araştırılması, geliştirilmesi ve bilimsel esaslarla ele alınması konusunda kurumsal bir görev üstlenmektedir. Aslında bu anlayışın temelleri Cumhuriyetin ilk yıllarına kadar uzanmaktadır.
Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün öncülüğünde 12 Temmuz 1932’de Türk Dili Tetkik Cemiyeti kurulmuş, daha sonra kurum Türk Dil Kurumu adını almıştır. Kurumun kuruluş amacı, Türk dilinin öz güzelliğini ve zenginliğini ortaya çıkarmak ve onu dünya dilleri arasında hak ettiği seviyeye ulaştırmak olarak belirlenmiştir. Bu yalnızca bir kurumun kurulması değildi. Bu, dilin bir milletin geleceği açısından stratejik bir değer olduğunun devlet düzeyinde kabul edilmesiydi.
GAZİ MUSTAFA KEMAL ATATÜRK: “TÜRK DİLİ, DİLLERİN EN ZENGİNLERİNDENDİR”
Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün Türk dili konusundaki yaklaşımı son derece güçlüdür. Türk Dil Kurumu kaynaklarında Atatürk’ün şu sözü aktarılmaktadır: “Türk dili, dillerin en zenginlerindendir, yeter ki bu dil bilinçle işlensin.” Bu sözün üzerinde özellikle düşünmek gerekir. Çünkü burada yalnızca Türkçenin zenginliği değil, dilin işlenmesi ve geliştirilmesi sorumluluğu da vurgulanmaktadır. Atatürk’ün dil konusundaki çalışmaları bununla sınırlı değildir.
12 Temmuz 1932’de Türk Dili Tetkik Cemiyetinin kurulmasına öncülük etmiş, Türk dili araştırmalarını kurumsal bir zemine taşımıştır. Atatürk’ün dil çalışmalarındaki temel yaklaşım; Türkçenin bilim, eğitim, kültür ve sanat hayatında güçlü biçimde kullanılabilmesiydi. Türk Dil Kurumunun tarihçesinde de Atatürk’ün kurumun çalışmalarını yakından takip ettiği ve dilin geliştirilmesine yönelik çalışmalara öncülük ettiği belirtilmektedir.