Eşyanın hafızası vardır. Tıpkı bir bant gibi, film gibi, plak gibi… Üzerinde oluşan, kendini konu alan her şeyi kaydeder ve vakti zamanı geldiğinde size hatırlatır. Üzerinde yaşadığımız, gelip geçtiğimiz yollar; altında dinlenip yorgunluk attığımız ağaçlar, sundurmalar; en keyifli sohbetlerimizi yaptığımız dost meclislerine veya kavuşma anlarımıza konu olan veya üzüntülerimize, ayrılıklarımıza tanıklık eden mekanlar… Bütün bunlar, bizim hafızamızda yer kapladıkları gibi, sahne oldukları mekan veya eşyanın hafızasına da yer ederler ve vakti zamanı gelince içlerini size dökerler… İşte böyle günlerden biriydi…

 

Geçtiğimiz Perşembe günü bir görüşme için İstanbul’a gitmiştim. İstanbul, benim için oksijen demektir; orada geniş bir zaman boyutunda nefes aldığımı, adeta göğsümün genişlediğini hissederim.

 

Günlük güneşlik bir hava ve sıcaklık bakımından da mutedil bir gündü. Zaman bakımından rahat olduğum için keyfimce dolaşma imkanı buldum. Yenikapı’dan Aksaray’a, oradan da binlerce kez arşınladığım Laleli yokuşu ve Beyazıta… Hayatımdan ve hafızamdan tamamen silindiğini sandığım öğrencilik yıllarım, okulum, arkadaşlarım ve onların oluşturduğu sıcaklıkla birlikte anılar adeta sökün ederek zihnimi bir cümbüş ve bayram yerine çevirdiler… İstanbul’un masmavi göğünün altında sunduğu harika renkleriyle birlikte, anıların lütfettiği lunapark sıcaklığı bana hayatımın en şenlikli günlerinden birini yaşattı.

 

Tutkulu idealizm günlerime denk gelen okulum, aylarca eşiğini eksilttiğin Devlet Kütüphanesi, Beyazıt Camii ve Meydanı, Çınar altı (Çınar altı, ah Çınar altı… meşhur “Çınar altı” şiirinden dolayı *Yusuf Özarslan’ın kulakları çınlasın), Sahaflar Çarşısı, Çorlulu Ali paşa Medresesi… Ardından Taht el Kale (Tahtakale), Eminönü, Galata köprüsü (Olta balıkçıları ve insan seli..), Karaköy, Kabataş (Parkta asırlık ağaçların altında efil efil bir boğaz esintisi, simit ve çay…) ve Beşiktaş…

 

Her biri gözüme ve gönlüme tarihi perspektifi derin,  özellikli enstantaneler sundular. Ne de güzel lütuftu bütün bunlar, anlatamam…

 

Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Her Şey Yerli Yerinde” şiirini bilenler bilir; Şair şiirinde eşyaya anılarına tanıklık eden baş aktör rolünü verir:

 

Her şey yerli yerinde; havuz başında servi 
Bir dolap gıcırdıyor uzaklarda durmadan, 
Eşya aksetmiş gibi tılsımlı bir uykudan, 
Sarmaşıklar ve böcek sesleri sarmış evi 

Her şey yerli yerinde; masa, sürahi, bardak, 
Serpilen aydınlıkta dalların arasından 
Büyülenmiş bir ceylan gibi bakıyor zaman 
Sessizlik dokunuyor bir yerde yaprak yaprak… 

Biliyorum gölgede senin uyuduğunu 
Bir deniz mağarası kadar kuytu ve serin 
Hazların aleminde yumulmuş kirpiklerin 
Yüzünde bir tebessüm bu ağır öğle sonu. 

Belki rüyalarındır bu taze açmış güller, 
Bu yumuşak aydınlık dalların tepesinde, 
Bitmeyen aşk türküsü kumruların sesinde, 
Rüyası ömrümüzün çünkü eşyaya siner. 

Her şey yerli yerinde; bir dolap uzaklarda 
Azapta bir ruh gibi gıcırdıyor durmadan, 
Bir şeyler hatırlıyor belki maceramızdan 
Kuru güz yaprakları uçuşuyor rüzgarda
.

 

Şair: “Rüyası ömrümüzün çünkü eşyaya siner.”  dizesiyle eşyayla insan hayatı arasındaki derin ilişkiyi bizlere anlatır.

 

                                               *

Öyledir!.. Eşyanın derin hafızası nice unuttuğumuzu zannettiğimiz hatıraları bir anda getirir ve önümüze serer. Zaman zaman dönüp onları hatırlamak, ziyaret etmek Sıla-yı rahim mesabesinde önem taşır.

 

İşte bu yüzden eşyadan kopmamak lazım, onlar bizim zaman ve mekan dekorlarımızdır ve biz ancak onlarla tamamlanırız. Onların etrafında yaşamak sonucunda bir bakıma onlarla yakınlaşır, sırdaş oluruz, akraba oluruz. Ancak daima aynı dekora bağlı kalmak da, bir nevi kendi mahbesine kapatır bizi.

 

Oysa yaşadığımız rutini parçalamak ve değişimi, dinamizmi hakim kılmak ruh ve beden sağlığımız açısından önem arz eder. Ruhun değişik durumları yaşaması, insanın özgürleşmesinin bir ifadesidir. İç alemin ve dış dünyanın yenilenmesi insanın gelişmesiyle ilişkilidir. Yunus’un: “Her dem yeni doğarız/ Bizden kim usanası!”  dizeleri, tasavvufi anlamda iç yolculuğu ifade eder; ancak psikolojik manada tebdil-i mekanın da bir iç ferahlık getirdiği dikkate alınırsa iç alemdeki veya dış dünyadaki değişimin insanı rutinin kalıplarından kurtararak, etkin ve ferah bir hale kavuşturduğunu yaşama coşkusunu artırdığını söyleyebiliriz.

 

Asırların deneysel derinliğinden gelen “Tebdil-i mekânda ferahlık vardır” sözü ve peygamberimizin, “Seyahat ediniz, sıhhat bulursunuz” öğüdü hepimize daima bir şeyler söylemeye devam edecektir. Güzel İstanbul nostaljisi ruhumda ömrümün güzel günlerine ferah bir koridor açtı ve saplandığım rutinden bir nebze olsun kurtararak özgürlüğün kapılarını önümde araladı… Teşekkürler İstanbul!

 

*Yusuf Özarslan’ın ÇINAR ALTI  şiirinden: Gözlerimde her gece nem var Çınar altı’nda/ Yarim yar kıyısında, nem var Çınar altı’nda./ Beyazıt’ı Beyazıt gibi gören ne bile,/ Şekvasız inleyen bir cem var Çınar altında..