Sosyal medyada dolaşırken hepimizin içini parçalayan görüntülere denk geliyoruz: Hasta çocuklar ve çaresiz aileler…

Bir annenin, bir babanın evladı için attığı çığlık, insanın yüreğini delip geçiyor. Çoğumuz izlemeye bile dayanamıyoruz.

Peki ya onlar?

Her gün o gerçekle yaşayan, çocuklarının gözlerinin önünde eriyişine şahit olan anne babalar ne yapsın?

En acısı da şu: Çaresizlik çoğu zaman hastalığın kendisi değil, paranın yokluğu.

Tedavi var…

İlaç var…

Umut var…

Ama ulaşabilmek için gereken güç yok.

Eğer bir hastalığın çaresi olmasa, insan kader deyip susar.

Ama çözüm varken, sırf maddi imkânsızlık yüzünden evladını kaybetmeyi beklemek…

İşte bu kabul edilebilir değil.

Bu noktada bireysel yardımlarla yürüyen bir sistemin yeterli olmadığı açık.

Bugün kampanyalarla, bağışlarla ayakta durmaya çalışan bu süreç, yarın başka bir ailenin kapısını çalacak.

“Bize olmaz” demek, gerçeği değiştirmiyor.

Bu çocuklar sistemli bir şekilde korunmalı.

Tedavileri devlet güvencesi altında, düzenli ve erişilebilir olmalı.

Çünkü bir çocuğun yaşama hakkı, kampanyalara ve şansa bırakılmayacak kadar değerlidir.

Üstelik mesele sadece tedavi de değil…

O çocukların psikolojisi, ailelerin ayakta kalma mücadelesi…

Bir çocuğun en büyük ilacı bazen moraldir. Ama o moral, çaresizlik içinde nasıl sağlanır?

Diğer yandan toplumda büyüyen bir güvensizlik de var.

Bazı insanlar, bu yardım çağrılarına şüpheyle yaklaşıyor. “Gerçek mi, dolandırıcılık mı?” diye sorguluyor.

Bu da aslında ayrı bir yarayı gösteriyor: Sistemsizlik.

Oysa çözüm belli.

Şeffaf, denetlenebilir ve devlet güvencesinde bir yapı.

Çünkü bu çocuklar yalnızca bir ailenin değil, hepimizin evladı.

Onların hayatı, bir bağış linkine sığdırılamaz.

Bugün onlar…

Yarın kim bilir kim?

Bu yüzden susmak yerine ses olmak gerekiyor.

Görmezden gelmek yerine çözüm istemek.

Çünkü bir toplum, en çok çocuklarını koruyabildiği kadar güçlüdür.