Uzun zamandır pazara gitmiyordum. Geçtiğimiz günlerde yeniden uğradım ve gerçekten şok oldum. Acil durumlarda, pahalı da olsa marketten alışveriş yapmayı bir şekilde kabulleniyoruz. Ama burası pazar…
Adı üstünde, halkın daha uygun fiyata ulaşabildiği yer olmalı.
Abartmıyorum; üç ayvaya 190 TL istendiğini gördüm.
Artık açıkça söylemek gerekiyor: Ekonomik bir baskının içindeyiz. Bu fiyatlar bir emeklinin, bir asgari ücretlinin karşılayabileceği seviyede değil. Pazara gitmenin, fiyat açısından bir anlamı kaldığını düşünmüyorum. Evet, ürünler taze, çeşit bol…
Ama alamadıktan sonra neye yarar?
Beni en çok üzen ise: Bozulmaya yakın, şekli bozuk sebze ve meyvelerin daha fazla rağbet görmesi. Bu mudur bizim payımıza düşen?
Parası olan en güzelini yerken, olmayan çürüğe mi mahkûm edilmeli?
Yaşamak için yemek zorundayız. Eğer onu bile hakkıyla yiyemiyorsak, gerçekten vay halimize.
Pazarların bir an önce ucuzlaması gerekiyor. Eskiden bir muz dan aldığımız vitamini şimdi iki muzdan almaya çalışıyoruz. Ama onu da alamıyorsak, nasıl ayakta kalacağız?
Tencereler boş, halk mutsuz. Marketler zaten ayrı bir dertken, şimdi pazarlar da aynı yükü sırtımıza bindirmiş durumda.
Biz büyükler bir şekilde sabretmeyi öğrenmiş olabiliriz. Ama çocuklara “yok” demek…
İşte o gerçekten insanın içini parçalıyor.
Bugün ülkemize baktığımızda derin bir uçurum görüyorum. Bir tarafta bolluk ve refah; kafeler dolu, restoranlar dolu, son model arabalar, lüks evler…
Diğer tarafta ise yokluk. Ve bu yokluğu yaşayanlar, bu ülkenin bel kemiği olan emekliler ve asgari ücretliler.
Bir kafede çayın fiyatı yetmiş liraya dayanmışken, pazarda domatesin kilosunun yüz lirayı bulması nasıl bir dengedir?
Bu uçurum nasıl kapanır, insanlar arasında bu adalet nasıl sağlanır bilmiyorum. Ama bildiğim bir şey var:
Yemek yemeden yaşanmaz. Tıpkı nefes almadan yaşanamayacağı gibi...