İnsan çoğu zaman ne yapması gerektiğini bilir… Ama yapamaz... Görür, ama adım atamaz. Fark etmek, sanıldığı kadar hafif bir süreç değildir. Aksine, çoğu zaman sancılıdır. Çünkü kişi fark ettiği andan itibaren artık eskisi gibi kalamaz. Eski benliğinin üzerine bir gerçek düşmüştür. Daha önce yanı başında duran ama görmediği bir gerçek, artık görünür hale gelmiştir. Ve bu görünürlük, beraberinde bir rahatsızlık getirir. Çünkü farkındalık, çoğu zaman huzur değil; önce acı getirir.

İnsanoğlu ise acıyı, ızdıraba dönüştürmeyi oldukça iyi bilen bir varlıktır. Bu ızdırap zamanla farkındalığı derinleştirir, perspektifi genişletir. Ancak paradoksal bir şekilde, bu genişleme daha fazla acıyı da beraberinde getirir. Kişi, gördüklerini anlamlandırdıkça kendi dönüşümünün sancısını yaşamaya başlar. Ve bir eşik oluşur. Bu eşikte insanın önünde iki yol vardır: Ya ilerleyecek ve acıyla birlikte dönüşecektir…

Ya da ızdırabın içinde kalıp hiçbir adım atmadan olduğu yerde duracaktır. Çoğu insan, bu noktada kalmayı seçer.

Çünkü tanıdık olan, her zaman daha güvenlidir.

Carl Jung’un dediği gibi: “İnsan, bilinçli hale getirmediği şeyi kaderi olarak yaşar.”

Fark etmek yetmez. Dönüştürmezsen, tekrar edersin.

İnsan çoğu zaman acı çekmekten değil, değişmekten kaçar. Çünkü değişim, belirsizliktir. Ve belirsizlik, korkuyu doğurur.

Oysa gerçek şudur: En çok korktuğun şey, çoğu zaman en çok ihtiyaç duyduğun şeydir.

İnsan neyden kaçıyorsa, aslında en çok orada büyür.

Kişi kendine güvendiği gün, acıya rağmen adım attığı gün…

İşte o gün, gerçek dönüşüm başlar.

Ve belki de insanın asıl doğduğu an, tam olarak budur.