İnsan, geçmişini geride bırakarak değil; onunla birlikte yaşayarak var olur. Yaşanan her ilişki, her kırılma, her ihmal; benliğin içinde iz bırakır ve silinmez, yalnızca farklı biçimlerde varlığını sürdürür.

Bayramlar ise bu izlerin görünür hâle geldiği zamanlardır. Çünkü bayram, yalnızca bir ziyaret değil; aynı zamanda bir karşılaşmadır. Kişinin ailesiyle, geçmişiyle ve çoğu zaman çözümlenmemiş duygularıyla yeniden temas ettiği bir alan açılır. Bu temas, her zaman huzur getirmez. Aksine, bastırılmış olanı yüzeye taşıyabilir.

Toplumsal düzlemde bayram, barışmanın ve affetmenin zamanı olarak tanımlanır. Ancak psikolojik gerçeklik, bu kadar doğrusal değildir. Affetmek; dışsal bir beklentiyle gerçekleşen bir davranış değil, içsel bir sürecin sonucudur. Zamanı, yönü ve biçimi kişiye özgüdür. Bazı insanlar için affetmek mümkün değildir. Çünkü affetmek, önce yaşananın inkâr edilmemesini gerektirir. İnsan, incindiği yeri gerçekten görebildiğinde; o deneyimin kendisinde yarattığı etkiyi anlayabildiğinde dönüşüm başlar. Aksi hâlde affetme, yalnızca yüzeyde kalan bir uyum çabası olur. Kişi ilişkisini sürdürür, fakat içsel olarak kopuk kalır. Bu nedenle bayram, bazıları için bir yakınlaşma değil; bir içsel gerilim alanıdır. Gitmek ile gitmemek, konuşmak ile susmak, yakınlaşmak ile mesafe koymak arasında kalan bir varoluş hâli…

Yalom’un varoluşçu yaklaşımında vurguladığı gibi, insanın temel sorumluluğu kendi deneyimine karşı dürüst olabilmesidir. Bu dürüstlük, her zaman uyumlu ya da kabul edilebilir görünmeyebilir. Ancak sahicidir. Bu noktada asıl mesele affetmek değildir.

Mesele, kişinin kendi duygusunu inkâr edip etmemesidir.

Bazen insan affetmez. Ama anlar. Bazen yakınlaşmaz. Ama kendine yaklaşır. Ve bazı durumlarda iyileşme, ilişkiyi sürdürmekte değil; sınır koyabilmekte ortaya çıkar.

Bayramın sunduğu asıl imkân belki de buradadır:

Kişinin kendi içsel gerçekliğiyle temas kurabilmesi.

Çünkü insan, en çok kendisine yaklaştığında değişir.