1980’li yıllarda biz gençtik. Çok heyecanlı ve aktif bir hayatımız vardı. Toplumda bir ideoloji hakimdi. Kimi Komünist, kimi faşist, kimi şeriatçı, kimi kapitalistti.
Gençliğe öncülüğü orta yaş ve yaşlılar yapıyordu. Yani onlar da işin içindeydi. O dönemde biz daha çok İslam ideolojisine odaklanmakla beraber, Stalin, Lenin, mao Çettung gibi Komünistlerin kitaplarını da okuyup kritik ederdik. Muhataplarımızla daha çok fikir tartışmasına girer, terör eylemlerinden uzak dururduk.
O dönemde solcu gençlik ise Komünizme odaklanmıştı. Hedefleri Türkiye Kapitalizminde de ve sosyal adaletin olmaması nedeniyle, Türkiye’yi komünist yapma hedefleri vardı. Komünizm için bayrak olarak da Rusya’nın orak-çekiçli bayrağı, müzik ve marş olarak Rusya müziklerini dinlerlerdi.
Özellikle ülkücü camia “bu vatan hainlerini” katlederek engel olmaya çalışıyordu. Mevcut sistemimiz Kapitalizm olsa da; en azından özgürüz, mülkiyet, ticaret, aile kurma, imalatçı olma gibi haklarımızı korumamızı savunuyorlardı.
O dönemde eleştiri olarak okuduğumuz kitaplardan hatırımda kalan bir Anna hikayesi vardı. Anna, "8 Mart 1947'de Stalin'e bir mektup yazmış. Mektubu yazan kişi, dikiş fabrikasının kadın terzisiymiş. Mektubunda Stalin'e "sen" diye hitap edip Komünizmin ağır şartların ve kendisinin ruhsuz bir makine gibi çalışıp, hastalığında bile dinlenme hürriyetinin olmadığı gibi, komünizmin kokuşmuşluklarını yazmış.
Mektubundan dolayı mahkemeye çıkarılıp, mahkeme Anna Pavlova'yı 10 yıl sürgüne mahkum etmiş. Anna Pavlova kendisine son söz verildiğinde hakimden "Senin gibi komünist fahişelerle birlikte yaşamak istemiyorum, karara itiraz ediyorum ve vurulma talep ediyorum" diyerek hükmün değiştirmesini istemiş. "Hümanist" Sovyet mahkemesi, Anna Pavlova'nın isteğini "göz önünde bulundurarak" silahla atış cezası ile kararını değiştirdi.
Komünizmdeki buna benzer çok örnekler okuyup bu sistemin insanlığı karanlığa gömdüğünü savunurken, Kapitalizmin bir nebze daha merhametli olduğunu düşünüyorduk. İslam yoksa, bari Kapitalizm olsun derdik. Geldiğimiz noktada hakikaten Komünizm dünyaya direnemedi. Çin’i saymazsak, Rusya dağıldı gitti. Kapitalizm dünyanın neredeyse yegane sistemi oldu. Ancak o gün İslamcıların söyledikleri tek tek Kapitalizmde de ortaya çıktı. Kapitaliz sürekli üreten, ürettiğini reklamla çalışanlara satarak, ellerindeki parayı son kuruşuna kadar alan, aile yapısını yok eden, çağdaşlık adına her türlü insanlık dışı akım ve fikri topluma yayan, insanları inançsızlaştıran, reklamlara yetişip harcamak için, ailece gönüllü olarak sürekli çalışan, değerleri çöpe atan, kapitalden başka değeri olmayan, sevgi, saygı, dürüstlük, adalet, gibi insani duyguları maddeye tercih eden, daha çok kazanmak için sürekli silah ve savaş üreten, doğayı, iklimi, tabiat varlıklarını kazanmaya tercih eden bir sistemi bu gün hepimiz yaşıyoruz.
Reklam ve kapitalizmin hasarları, sürekli ihtiyaçlarını alamadığı, yetersiz kazançtan dolayı harcayamadığı, modaya yetişemediği, markaları takip edemediği vb. şikayetlerle insanımız mutsuz. Varlıklarını göremeyen, sürekli yokluk ve ihtiyaç üreten bir makine konumuna geldik toplumca.
Yağmurdan kaçarken doluya yakalanan gibi, Komünizmden kaçarken Kapitalizme yakalandık. Ama o da bizi Komünizmden beter etti. Şimdi geriye 3. bir sistem olan İslam kalıyor. Burada da ne yazık ki, bizler bu sistemi anlama, yaşamada çok geride kaldık. İslam’ın sosyal adaleti, mülkiyet edinme, aile kurma, çevrecilik, inanç özgürlüğü, adalet sistemi, kazanma, israf ve ihtiyaç ekonomisi gibi alanlarını topluma yeterince anlattığımızı sanmıyorum.
Kapitalizm artık çatırdıyor. Doymayan Siyonizm ve ABD, duvara çarparak beynini dağıtacağa benziyor. Avrupa ülkeleri artık destek olmuyor, ama kendilerini de güvende görmüyorlar. Sığınacak mekanizma arıyorlar. Asya ülkeleri de ABD korumasının buhar olduğunu gördü. Onlar da artık arayıştalar. Türki Cumhuriyetler, Komünizmden sonra hala baygın konumunda bekliyor. Dünya yeni bir çıkış noktası arıyor. Buna kim önderlik edecek, lokomotif olacak. Yeniden 2. bir Çin Komünizminin kucağına düşebiliriz.
Bu nedenle İslam alemi ve Müslümanların bu baygın halden ayılıp, sahaya çıkmaları gerekiyor. Bu bir sorumluluktur. Bunun hem dünya, hem de ahiret bedelleri vardır. Dileyen dilediğini yapar…