Sosyal medyada bir arkadaşıma yazdığım yorumu, bu haftaki köşe yazım olarak paylaşmak istiyorum.
Şirvan bey, sizi ve düşüncelerinizi sevdiğimi bilirsiniz. Ama bu yazdıklarınıza tabii olmamı da gerektirmez. Gönül rahatlığıyla burada bir eleştiride bulunmak istiyorum.
Orada bir dernek başkanlığı yapıyorsunuz, bu derneğin tüzüğü gereği de bir takım beyanat ve hak arayışları yorumlarınızı zaman zaman okuyorum.
Ben önce hak arayışlarının meşruluğu, STK anlayışlarının sıhhatini dile getirmek istiyorum.
Bazı STK’lar "Özgürlük" terimi üzerinden yola çıkarak, insanın her istediğini yapma serbestisi, istediğine küfür, hakaret, saldırı gibi her istediğini yapmadı olarak aldığı özgürlük kelimesi toplumu dinamitliyorlar.
Oysa özgürlük, sınırsızlık değil, meşru sınırlarda haklarını kullanabilmektir.
Hak Talebiyle ortaya çıkan sendika ve derneklere gelince, burada da bitmeyen, tükenmeyen ve hep bana beklentisine dönüşen bir süreç görmekteyiz.
Türkiye’de sendikal çalışmalar Diyanete girmeden önce din görevlisi, cami hizmetlerini Allah için yapardı. Bayramda, tatil günlerinde, 7\24 esasına göre her dakika görevi Allah’ın rızasına ulaşmak için icra ederdi.
Ancak sendikal haklar girince işin içine, paraya göre iş ve performans gündeme geldi. Bayramda, hafta sonunda, mesai saatleri dışında görevler için ücret hakları gündeme geldi. Okutulan öğrencilerden ek ders ücreti konuşulur oldu. Mesleğin kimyası bozuldu.
Öğretmenler mesleğini bir mefkure ve topluma yararlı insan yetiştirmek için yapardı. Sonra sendikal hak dendi, öğretmen de çorap, mendil, su satıp zor şartlarda öğrenci yetiştirme mefkuresini unutup, maaşını, ek derslerin ücretini, ev ve arabası gibi bitmeyen haklarını! konuşmaya başladı.
Bunlar tüm meslekler için böyle bir dönüşüm yaşadı. Bu gün artık bitmeyen talepler, haklar, hak arayışları ve zenginliklerle gündeme gelen bir toplum olduk. Bu aile içine kadar girdi ve dün ana baba, kardeş, büyük küçük ilişkileri saygı ve edebe bağlıyken, şimdi hak hukuka bağlandı. Çocuklar ve aile fertlerinin de bitmeyen talep ve haklarını baba yerine getiremez olunca katliamlar yaşanmaktadır.
Hak arayışlarının sınırı yok. Bağımlılığa dönüşen bu anlayışta madde bulamayan bağımlının kriz geçirmesi gibi, arzu ettiği hakkı elde edemeyen fert de krize giriyor ve ağzına geleni hakkının karşısında engel gördüğü herkese söylüyor, şiddete dönüyor işin ucu.
Ülkemizde artık gençlik, "Ben bu ailenin ferdiysem, anne babam beni doğurduysa her ihtiyacımı karşılamak zorunda, ben neden çalışayım, beni dünyaya getirirken bana mı sordu" diyebiliyor.
Hatta "Ailem yapamıyorsa devletin vatandaşı isem, devlet her hakkımı verecek, ben çalışmak istemiyorum. Bena devlet baksın" diyor. Gençler kendi haklarını elde etmek için haklı gibi görünüyor.
Tabii ki bu hak arayışları bitmiyor. Meslek mensupları haklarını istiyor, sanatkar hak istiyor, işçi hak istiyor, işveren haklarından şikayetçi, komşu hak istiyor, fakir adam gibi yaşamak istiyor, zengin daha özgür kalmak istiyor, aileler geçim hakkı istiyor, evliler yeni düzen talep ediyor.
Avrupa işçileri kendi haklarını istiyor, kapitalizm ve büyük devletler koruma bedeli hak ve hortumların kendilerine bağlanmasını bekliyor. Maliye Bakanı kasasını doldurmak, diğer bakanlıklar özgürce harcamak istiyor. Kısacası, karıncasından başlayıp süper güçlere kadar herkes bireyler ve haklar istiyor.
Kim nerden, nasıl, ne zaman verecek?
Bu kimseyi ilgilendirmiyor.
İşte batı Kapitalizminin bizi getirdiği aşama bu. Atalarımız bu doymayan canavar zihniyeti yok etmek için ömrünü vermişken, topraklarımızda küçük bir vatanı biz kurtarsak da Kapitalizm vampirinden kurtaramadık. Hepimizi yedi, tüketti. Artık hepimiz hak arıyoruz. Bitmeyen haklar, aldıkça alınan haklar.
Oysa İslam literatüründe veren el üstündü. Allah için fedakarlık, çalışma, ikram, tasadduk, hizmet, yardımlaşma, dert ve ihtiyaç giderme ibadetti, faziletti, takvaydı. Aç iken bile elindeki hurmayı ikiye bölüp arkadaşına ikram örnekti. Hak talebi nedir bilmezdik. Hak yememek amaçtı. Hak talep etmek dilencilik, becerisizlik, kabiliyetsizlik görülürdü. Kuru ekmeğe talim edip, bir günlük yiyeceği olanın dilenmesi haramdı. Yokken de vermekti fazilet.
Heyhaaat...
Nerden nereye attı bizi fırtına. Şimdi saraylarda yaşayan da istiyor. Deve değil yürüyen saray mesabesinde konforlu aracı olan da hak talep ediyor. Parasını ancak bankalarda koruyacak zenginler de açız diye bağırıyor. Dünyayı gezen seyyahlar da geçinemiyoruz diyor. İstekler sınırsız, bütçeler sınırlı. Hadi gel doyur bu vahşi Kapitalizmin balon gibi şişen işkembesini.
Bu gün şükür kelimesini kullanmak ayıp ve susturma ifadesi olarak yüzümüze çarpılıyor. Açtan ölürken neye şükredeceğiz deniyor. Karnına taş bağlayıp şükredenler insan değil miydi acaba?
Şükür, hak, özgürlük, bereket, gibi kelimelerin yeniden tanımlanması lazım bence. Girdiğimiz Kapitalizm ve Materyalizm cenderesinde çıkıp bence sadece hak tanımları değil, hayatın her safhasını yeniden gözden geçirmek gerek. Bu selin içine düşmüş kütük gibi, irademizin elimizden alınıp bir o kayaya bir bu duvara çarpmaktan kendimize dönemediğimizi düşünüyorum.
Bu "Hak arayışı yazınıza" bir kısa yorum yazayım derken, iş makaleye dönüştü. Hazır doğal makale oluşmuşken, bunu bu haftaki Yalova Manşet de ki köşe yazım olarak da yayınlayayım bari.
Selam ve saygılarımla.