Türkiye’de siyaset yapmak aslında sanıldığı kadar zor değil. Hatta çoğu zaman dünyanın en “kolay” siyaset yapılabilecek ülkelerinden biri gibi görünür. Bunun nedeni kuralların çok karmaşık olması değil; tam tersine, fazlasıyla basit olmasıdır.
İsterseniz doğruluğu tartışmalı söylemleri rahatlıkla dile getirebilirsiniz. Verdiğiniz sözleri tutmak zorunda da değilsiniz. Aynı vaadi birkaç kez verip, birkaç kez yerine getirmemeniz bile çoğu zaman ciddi bir bedel doğurmaz. Umut dağıtmak serbesttir; hatta çoğu zaman yeterlidir. Çözüm üretmek ise çoğu zaman ikinci planda kalır.
Seçmenle kurulan ilişki de benzer bir çizgide ilerler. Dinliyormuş gibi yapılır, not alınıyormuş izlenimi verilir, “çözeceğiz” denir… ama çoğu zaman çözüm gelmez. Telefonlar açılır, sekreterler “geri dönüş yapılacak” der, fakat o dönüş çoğu zaman gerçekleşmez.
İşin ilginç tarafı, makama gelindikten sonra başlar. Dün kapı kapı dolaşan siyasetçi, bugün ulaşılmaz hale gelebilir. Güç hissi arttıkça mesafe büyür. Tepeden bakma refleksi, fark edilmeden alışkanlığa dönüşür.
Başarısızlık durumunda ise çözüm basittir: sorumluluğu üstlenmek yerine yönlendirmek. Rakipler suçlanır, geçmiş yönetimler hatırlatılır ya da görünmez “dış güçler” devreye sokulur. Bir anlatı mutlaka bulunur.
Bu süreçte en güçlü tutunma noktalarından biri de duygulardır. Özellikle milliyetçilik, zor zamanların en güvenli sığınağı olur. Somut politika üretmek zorlaştığında, duygusal bağ kurmak kolaylaşır.
Yerel siyasette tablo çok farklı değildir. Herkese “mavi boncuk” dağıtılır. Seçim dönemine kadar mümkün olduğunca geniş bir kitle oluşturulmaya çalışılır. Bu kitle bazen gönül bağıyla, bazen de çeşitli menfaat ilişkileriyle tutulur. Amaç nettir: sadık bir taban.
Oysa siyaset, özünde bir hizmet aracıdır. Topluma, insana ve ortak geleceğe katkı sunmanın yoludur. Fakat pratikte çoğu zaman bu idealden uzaklaşıldığını görüyoruz. Çünkü mesele yalnızca siyasetçilerin ne yaptığı değil, toplumun neyi tercih ettiğidir.
İnsanlar çoğu zaman kendilerine gerçekten hizmet edecek olanı değil, kendi çıkarlarına kısa vadede dokunanı tercih eder. Doğruyu savunanı değil, kendisine yakın olanı seçer. Bu durum yalnızca Türkiye’ye özgü değildir; dünyanın birçok yerinde benzer bir tablo vardır.
Sonuçta siyaset, toplumun aynasıdır. Toplum neyi ödüllendirirse, siyaset onu üretir.
Belki de asıl soru şu: Daha iyi bir siyaset istiyorsak, önce neyi seçtiğimizi yeniden düşünmeye hazır mıyız?