Son yıllarda insanlardan sık duyduğumuz bir cümle var: “Artık kimseyle görüşmek istemiyorum.” Bu durum çoğu zaman “asosyallik” etiketiyle açıklanıyor. Oysa psikoloji bize şunu söylüyor: Bu her zaman bir kişilik özelliği değil, zihinsel ve duygusal bir yorgunluk belirtisi olabilir. Modern yaşam, insan beynini sürekli uyarıyor. Sosyal medya, kalabalıklar, beklentiler ve bitmeyen iletişim hâli…
Beyin bu yoğunluğa uzun süre maruz kaldığında kendini korumak için geri çekilmeyi seçiyor. Psikolojide bunu, kaçınma ve içe yönelme davranışı olarak tanımlarız. Yani kişi insanları sevmediği için değil, tahammül kapasitesi azaldığı için yalnız kalmak istiyor.
Bilimsel araştırmalar, kronik stres altında kalan bireylerde sosyal etkileşimlerin bile zihinsel yük olarak algılanabildiğini gösteriyor. Sürekli “iyi olmak”, “uyum sağlamak” ve “yetmek” zorunda hisseden bireylerde, sosyal geri çekilme sık görülüyor. Bu durum özellikle tükenmişlik yaşayan kişilerde yaygındır.
Buradaki kritik ayrım şudur:
Asosyallik, keyifli ve besleyici bir yalnızlık hâli değildir. Aksine, zorunlu bir kaçıştır. Kişi yalnız kaldığında dinlenir ama uzun vadede suçluluk, yabancılaşma ve kopukluk hissi artar.
Bu noktada çözüm, insanlardan tamamen uzaklaşmak değil; zihni sakinleştirmektir. Mindfulness ve farkındalık temelli çalışmalar, bireyin sosyal uyaranlara karşı toleransını artırır. Beyin kendini daha güvende hissettiğinde, sosyal temas yeniden tehdit olmaktan çıkar.
Belki de bugün sormamız gereken soru şu:
“İnsanlar neden asosyal oldu?” değil,
“İnsanlar neden bu kadar yoruldu?”
Çünkü bazen geri çekilmek, sosyalleşememekten değil; taşacak hâle gelmiş bir zihinden kaynaklanır.