Werner Herzog’un Encounters at the End of the World belgeselinde kısa ama sarsıcı bir sahne vardır. Bir penguen, sürüden ayrılır. Ama bu ayrılık özgürlük değildir. Penguen denize değil, iç bölgelere doğru yürür. Soğuğa, açlığa ve ölüme doğru. Bilim insanları bu davranışı “anlamsız” olarak tanımlar. Ama Herzog’un kamerası başka bir şey gösterir: Sürü güvenlidir.
Sürü hayatta tutar. Ama o penguen, sadece hayatta kalmak istemiyor gibidir. Bu sahne bugün bu kadar konuşuluyorsa, nedeni penguen değildir.
İnsan kendini onda görür. Birçok insanın hayatı dışarıdan bakıldığında düzenlidir. İşi vardır, ilişkisi vardır, planı vardır. Ama içten içe şu cümle yankılanır: “Her şey yolunda ama ben iyi hissetmiyorum.” Psikolojik olarak bu nokta çok kritiktir. Çünkü burada mesele depresyon ya da motivasyon eksikliği değildir. Burada mesele, hayatta kalmak ile yaşamak arasındaki farktır. Hayatta kalmak, risk almamaktır. Tanıdık olanı sürdürmektir. Sevmediği işte kalmak, bitmiş bir ilişkide oyalanmak...
Sürü, güven verir. Ama sürü aynı zamanda bireyi görünmez kılar. Klinik pratikte sıkça karşılaşılan bir ifade vardır: “Bu hayat kötü değil ama bana ait de değil.” Bu cümle, varoluşsal sıkışmanın en net ifadesidir.
Varoluşçu psikolojiye göre insan yalnızca biyolojik olarak hayatta kalmak istemez. İnsan anlam ister. Ve anlam, çoğu zaman konforun olduğu yerde değil; belirsizliğin olduğu yerde doğar. Belgeseldeki sahne bize şunu sorar: Sadece hayatta kalmak, her zaman yeterli midir?
Elbette her sürüden ayrılmak cesaret değildir. Elbette her ayrılık özgürlük değildir. Ama hiç sorgulamadan sürü de kalmak da her zaman sağlık değildir. Bu yüzden kaygı bazen bir bozukluk değil, bir işarettir. “Bu hayat bana dar geliyor” diyen iç sesin tercümesidir. Mesele başarısız olmak değildir. Mesele, hiç denememiş bir hayatın içinde güvenle tükenmektir.
Belki de bugün kendimize sormamız gereken soru şudur:
Ben şu an hayatta mı kalıyorum, yoksa gerçekten yaşıyor muyum?